13 Ekim 2016 Perşembe

Bekle

Bekle can bu da bitecek. Tek ettiğin sitem kitap okumadığın günlere olsun. Küçükken okuyup büyük adam olacağım diye söz vermedik mi her birimiz? Babama verdiğim bir söz var; verdiğim tüm sözleri tutacağım diye. Tuttum, tutuyorum, tutacağım.
Yapmadım mı hatalar da peki? Yaptım. Ama kim yapmadı ki deyip suçlamayacağım kimseyi. Büyüklük sorumluluğu da gerektirmez mi? Şimdilerde büyüğüm diyemem ama çok küçüktüm o zaman. Hem özür de diledim. Bazen özür dilemekten başka bir şey gelmiyor dilden. Eldense uzun süredir bir şey gelmiyor zaten. Aslında özür dilemek de çok klişe oldu artık. Bir daha birini kırarsam özür değil, af dileyeceğim.
"Affet lütfen." Bu manasını daha çok karşılıyor gibi.
Umarım kimseyi kırmam. Af dilemek istemediğimden değil, gerçekten kimseyi kırmak istemediğim için.
Hem ben beni kıranları çoktan affettim. Unutmasam affetmezdim belki. Hatırlamıyorum ki.
Ne zaman çocukluktan çıkıp genç oldun desen annemin misafire kahve yaparken sende ister misin diye sorduğu ilk günü söylerim.
O tam tarihin bu olduğunu bilmez ama o günden beri daha az hata yaptım ben. Çocukken kahve istediğimde küçükler kahve içmez derdi. Bir süre sonra sormayı bıraktım bende. İşte o gün yaşadığım gururu hiç bir zaman yaşamadım sanırım.
Bir çok insanın gurur duyduğu şey bende daha çok endişe uyandırır. Üniversite bittiğinde mesela. İnanır mısın bir parça gururlanamadım. Belki bana hiç bitmeyecek gibi geldiği için bitmesinin şaşkınlığıyla böyle hissetmişimdir.
Sevinmedim de diyemeyeceğim. Hem sevinç hem endişeyi nasıl aynı anda yaşar insan? Sanırım bunu en iyi deneyimlemek için baba olmamız gerek.
Baba olmak ister misin diye sorsan şimdilik hayır derim.
O kadar çok şey bilmiyorum ki böylesi çok daha hayırlı.
Öğrenmeye aç, eğitilmeye muhtaç bir yapım var. Tek başına çalışmak bazen sıkıcı. Ve işin ilginci mezun oluncaya kadar gittiğim okulları da pek sevemedim ben. Bu kaybedince anlamak gibi bir şey.
Çok açık ki büyüyemedim henüz. Büyük insan elindekinin kıymetini kaybetmeden bilen biri olmalı.
Güzel günleri beklemekten sıkıldım. İnsan elindeki günü güzel kılmalı. Yine de daha güzeli için beklemek gerekiyorsa beklerim. Daha güzel günlerde tekrar görüşelim…

Sen de gelsen birlikte beklesek?

5 Ekim 2016 Çarşamba

Unutulmaz

Elini uzatsan ulaşırdın aslında. Şimdi aramızda koca koca binalar, yollar, tarlalar, adalar ve denizler var. Bir baktığımız gökyüzü aynı. Onu da güney yarım küreye gidip farklılaştırasım var...
Uzaktayken herkes özler. Yanındayken özlemek olay.
Gerçekten o kadar çok sevmeyip de seviyorum, ölüyorum, bitiyorum diyenlere kızıyorum en çok.
Ve sakinim aslında diğer tüm konularda hiç olmadığım kadar.
Denize fırlatmıyorum artık çakıl taşlarını. Sana ulaşmasın diye yaptığım dalgalar.
Sonbaharda uçuşan yapraklar kadar sevebilirdim seni. Yapraklar büyüdükleri ağaçları severdi o kadar. Koşullar izin vermeyince düştüler onlarda. Rüzgarda savruldular.
Sonuç? Yok. Ama rüzgar önemli. İster İlhan Şeşen'den ister Barış Akarsu'dan dinle şimdi...

Bazı şarkılar unutulmaz...

30 Eylül 2016 Cuma

Anlat

Günaydın. Hava soğuk biraz dikkat et. Sana sarılan birileri de yoktur şimdi. Olmasın da zaten. Kim sarıldıysa omuzlarından tuttuğu gibi devirmeye çalışmadı mı seni? Sen yine de ayakta kaldın. O kadar alıştın ki ayakta kalmaya yorulmuyorsun artık pek. Yalnız ayakkabıların eskimiş biraz. Boş ver, dost başa bakar değil mi? Bakıyorum da yüzüne gülümsüyorsun. Ama gülüşünün güzelliği kadar acıların var. Kahveyi şekersiz iç. Acıların daha tatlı gelir belki. Gelmeme ihtimaline karşı yanında çikolata ikram etmeleri ondan.
Yürüyeceksin yine sokaklarda. Koşmayacaksın ama hiç. Dizlerinde hala düşmelerinin izi var dikişsiz.
Bak hala ayakta... Ama yalnız değil, sadece tek başına.
Hiç olmadığı kadar güçlü bugün. Güçlü olduğu kadar da hiç.
Otur biraz, dinlen. Hem söyle artık biliyorum:
Anlatacakların var...

Sahi, anlatsana biraz...

27 Eylül 2016 Salı

Keyifsiz

Bazen keyfimizin yerinde olmadığı anlar olur. Açıkçası benim keyfim neredeyse hep denecek kadar yerinde. Yormuyorum, üzmüyorum kendimi üzünülmeyecek şeylere. Bunun bir kaç nedeni var. En büyük nedeni ise dünyada derdini çözmeye gücü yetmeyen birçok insan varken kendi dertlerimden dolayı üzülmeyi kendime hak görmediğim için.
Ancak ilk paragrafta da belirttiğim gibi bazen keyfimizin yerinde olmadığı anlar olur. Ben keyfim yerindeyken paylaşırım. Enerji paylaşılan ve paylaştıkça güçlenen bir şey. Aynısı negatif enerji için de geçerli. İşte böyle anlarda negatifi paylaşmamak için insanlardan uzaklaşırım nadiren. Ve kesinlikle yazarım. Kağıda dökerken kullandığım, tükenmez kalemin mürekkebinden ziyade içimdeki gereksiz zehirdir. Okuyanlar üzülmesin. Zehir akıtılınca çıkıp gider. Üstüne düşünüp üzülmeye gerek yok. Yazdıkça yerine gelir ruh sağlığım.
Keyfim yokken en sevmediğim durum, ısrarla yanımda olmaya çalışılması. Kendimi toparlamaktan ziyade ateşle yaklaşma tabelasına alev alev yaklaşanlara inat patlamamak için gösterdiğim çaba yoruyor beni. Biri yanımda olup benle üzülürse ertesi gün ben kendimi toparladıktan sonra onları üzdüğüme üzülüyorum.
Buna hiç gerek yok ki. Ben hangi yükle hangi limana gitmem gerektiğini biliyorum. Anlattığımda üzülecek değil gülerek akıl verecek, uykusu kaçmak yerine uykusu geldiğinde iyi geceler diyip uyuyacak dostlara gidiyorum. Kimseye zarar vermemek aksine kendime ve karşımdakine bir şeyler katmak için çabalıyorum.
Kısa vadeli amaçların basitliği ve uzun vadeli amaçların zorluğu arasında bocaladığım nadir anlar olabilir. Üç ayda bir gün müsaade ederseniz kalabalık içinde yalnız hissetmektense bir göz odada tek başıma olmaya çabalıyorum. Kafamı toparlamak için...

En sevdiğim şarkı sözü: “Mutsuzum ama keyfim yerinde.”

24 Eylül 2016 Cumartesi

Bugün 24’ü Ayın

Doğum günündü dün. Geldiğimden beri ilk defa bugün gösterdi yüzünü güneş gül yüzün hatırına.
Turkuaz aradı, sohbet ettik biraz, senden bahsetmedim. “Orada da mı ya!” derdi söylesem çünkü dinleyen herkes bıktı senden ama ben anlatmaktan sıkıldım diyemem.
Burada da geçen sene olduğu gibi her milletten insana anlatıyorum seni. “Nasıl bitti?” sorusunun cevabına şaşkınlar çünkü “Bitmedi”.
Başlamayan şey biter mi?
Belki en büyük hatamdır o gün o tekneye binmemek. Belki de verdiğim en doğru karardır.
Kuzey yıldızlarının altında bir bardak çay içer miydim o akşam yanında olsam?
Bir an olsun kalbimden silebilir miydim seni?
Bir insan aynı beş harfi kaç defa yazıp silebilir hem de kağıt kalem olmadan?
Daha fazla soru sormasam; kalbine olmasa da defterine yazar mısın adımı?
Rotring’in icadından beri “0,5 ucu olan var mı?” sorusunun sorulduğu kadar güzel geçsin yeni yaşın.
Ben yine 0,7 uçlu Faber kullanacağım sensiz.
Başlıkları tükenmez kalemle atacağım.
Tükenmez kalemlerimin tükendiği her anda, oturup sana bir şeyler yazacağım…

Tükenmez denilen her şey yalan. Buna aşk da dahil…

21 Eylül 2016 Çarşamba

Can

Bir başladın mı duramıyorsun can. Gitmelere doyamıyorsun.
Hayat sevdiklerinle toz pembe ya, toz pembeye katlanamıyorsun.
Belli zoru seviyorsun sen. Çayı kahveyi de şekersiz.
Memlekette terliyor, gurbette titriyorsun.
Bir ortayı bulamadın can.
Oturup ders çalışıyorsun biraz. Sonra sıkılıp kitap okuyorsun. Güneş bulunca çıkıp koşuyorsun ama fazla nemde duramıyorsun.
Seviyorsun çok sevmeyi. Çok sevilmek istemiyorsun.
Heveslisin öğrenmeye, aferin. Ama öğrendikçe cahil hissediyorsun. Ne çok şey bilmiyorsun can. Bilmemeyi yeğlemiyorsun.
Var mı vaktin istediğin her şeyi öğrenecek kadar?
Hani hayallerini gerçekleştirecek kadar falan?
Daha kendinden küçükleri gördüğünde gönül rahatlığıyla "Bende böyleydim" diyemiyorsun.
Belki çok aynıydık. Ama biraz da farklı...
Hayata sınava geldik diyor, liseden beri kopya çekmiyorsun.
Yorulunca çok uyuyorsun. Uyanınca uyuduğuna pişman oluyorsun.
Yazıyorsun bazen. Bazen de çok susuyorsun.
Seni aramayanı aramıyorsun, anlarım can. Ama sen arayanı da aramıyorsun. Esiyor kafana seyrek de olsa, bir hal hatır soruyorsun.
"Nasılsınız dostlar?" diyorsun mesela bir yazının sonunda.
Nasılsınız dostlar?

Kalbimde olduğunuz gibi; sevgiyle kalın...

17 Eylül 2016 Cumartesi

Gündüz-Gece

Dostları ve aileyi özlemek gibi gündüz bugün. O kadar uzun. Gece yarısı hala biraz da olsa aydınlık hava.
Sevdiklerim bu aydınlıkta yıldız olup parlayacak kadar ışık saçar. Bilmiyorum yıldızlar mı oturduğum yerden daha uzakta yoksa sevdiklerim mi şimdi. Sarılma anlarına yaklaştıkça uzuyor sanki saatler. Aramıza girecek günler hain ve bir o kadar da güzel, parıldayarak bakan bir çift yeşil göz gibi.
Terk edenlerin terk edişleri koymadı hiç. Sınavsız geçtiğim zor bir ders hissiydi iliklerime kadar hissettiğim. Ve öğrendim, çok karmaşık zannettiğimiz sevgilerin gözümüzü alan ışık kadar sıradan olduğunu.
Dostları anlatmak içinse tek kelime yeterliydi dostun anlamını kavradıktan sonra: Dostlar, dostlar. Kavradıktan sonra bir şeyi tanımını okumak gereksiz. Çünkü önünde sonunda bir insan yazıyor anladığını sözlüklere. Neyin ne olduğunu bilen biri. Uzman. Ve sevdiklerim uzmandır gerçekten sevmekte.
Bu ara ne gidesim var ne kalasım. Yalnızlığımın tadı şekersiz içtiğim kahve kadar güzel geliyor şimdi. Ama biliyorum, hayat dostla içilecek demleme çaylar dururken sırf daha basit yapması diye sallama içilecek kadar uzun değil.
Özledim dolma yemeyi. Sarmayı ise yapması uğraştırıyor yapanı diye dolma kadar sevemedim.
Yaz gününde türeyen dünyanın her yerindeki sineklerin sayısı kadar sevdim seni. Sen biraz ben gibisin, sinekleri sevemedin...
Sonsuza kadar yazardım sevdiklerimi ama gece yarası olmuş bildiğin, özür dilerim yatma vakti: Uykumu yenemedim.

Ve çok seviyorum uykuyu çünkü biliyorum, uyurken seni sevemedim.

16 Eylül 2016 Cuma

Sorumluluk

İyi de ben artık istediğin zaman kızabileceğin biri değilim ki. Bu rahatlığı birine vermeyeli uzun zaman oluyor. Sen bugünkü gibi hep gül. Yok yere hıncını benden çıkarmaya çalıştığın zamanlar seni önemsemem mümkün değil. Dertlerini anlatırsan dinlerim. Ama çözmeye çalışmam. İstesem de karışabileceğim şeyler değil çünkü.
Aslında dertlerin dünyada olup bitenlerin yanında dert bile değil ve benim dünyada olup bitenlerin haricinde bir şeyi dert ettiğim yok.
Sokakta soğuktan, doğduğu şehirde açlıktan ve savaşta yok yere ölenlerin sorumluluğunu taşıyorum omuzlarımda. Bunu bilip de gözlerimin rengini unutan biri için üzülemem! Ela benim gözlerim. En az senin kahven kadar alacalı.
Gözlerimi kapattığımda görüyorum gözlerini. Sen gözlerini kapattığındaysa tek gördüğün şey karanlık. Aydınlıklarda görüşmek umuduyla…

Bir gün kendini mutlu hissetmek için herkesin mutluluğunu şart koşarsın kendine belki. Ve belki o zaman sen de gözlerini kapattığında gözlerimi görürsün.

14 Eylül 2016 Çarşamba

Eksi Yirmi

Mesafeler bizim için içten bir kucaklaşmaya bahanedir demiştim giderken. Kimseyi kalbimden çıkarmadım ben. Uzaklaştığım oldu birilerinden ama unutmadım hiç. Aslında unutmaya da çalışmadım.
İlk defa bu kadar sevdiklerimden uzak ve bir o kadar da kendime yakınım. Fark ettim de hiç de fena biri değilmişim. Kahve içiyorum kendimle. Kitap okuyorum. Film izliyorum arada. Eskiden sadece sinemada izlerdim. Gidemiyorum şimdi. Sonra "Ders çalışman lazım" diyorum kendime. "Evet doğru" deyip ders falan çalışıyorum yine kendim. Laftan sözden de anlıyorum bak.
Yalnız ben sevmeyi çok özledim. Anladım ki kendi dilinle iletişim kurmadığın zaman sevemiyorsun o kadar çok. Seviyorsun biraz ama o kadar değil. Ya da ben yapamıyorum.
Kız çok güzel, (yok bu az geldi) kız çok çok güzel, kibar, iyi ve daha bir sürü şey. Ama olmuyor. Geçen yine kahve içiyoruz. (Kendimle değil bu arkadaşla) "Yürüyelim mi?" dedi. Hayır dedim. Bozuldu. "Kahveden sonra ne yapacağız?" diye sordu. "Evlere dağılırız herhalde" dedim. Daha da bozuldu. Bu arada bu konuşmaları da ingilizce yapıyoruz, aynı samimiyeti vermiyor. "Niye geldin benimle vakit geçirmeyeceksen" dedi. Ama öyle trip falan değil gayet şaşıran birinin mantık arayan sorusu.
Şaşılacak ne var tam kavrayamadım.
Kahve içmek ister misin demişti evet diyince de davet etmişti şurada buluşalım diye. Zaten emrivaki gelmişim bozulmaman için. Şimdi niye bozuluyorsun? Kahve içmek ister misin sorusuna ben hiç hayır demedim ki.
Soru: Niye geldin benimle vakit geçirmeyeceksen?
Cevap: Kahve içmeye.
Doğru soruyu sorduğunda evet demiştim. Yanlış soru "Yürüyelim mi" idi. Hava dışarıda -20 ama biz yürüyeceğiz. Dışarıda romantiklik diz boyu çünkü. Pardon dışarıda kar diz boyu diyecektim.
Yürümüyorum arkadaşım. Kusuruma bakma. Ayrıca ben seni değil kahveyi seviyorum. Soğuğu da hiç sevmiyorum. Sana olan hislerim bu ikisine olan sevgi mesafelerimin tam ortası işte. Ne yani çok güzelsin pardon, çok çok güzelsin diye -20'de yürüyelim mi şimdi? Elde eldivenler, üstümde beş kat giysiyle koca mont, ağzımda boyunluk, boynumda atkı.
Filmin adı: Eskimoların Aşkı.
Yalnız yazının sonunda niye sevemediğimi anladım sanırım. Ben -20 derecede sevemiyorum. Lütfen beni en azından 0 derecenin üstünde bir sıcaklıkta kahve içmeye davet edin. Söz, daha çok seveceğim…

Belki de sorun gözlerindeki sıcaklığı başka gözlerde bulamamamdır…

4 Eylül 2016 Pazar

Şarkılar

Sararıp dökülmüş yaprakların üstüne bastığımda çıkan sesle duyduğum his tam olarak kemik kırılması. Kaburgalarım çatırdıyor sanki. İçindeki kalbimi hissetmiyorum artık. Kararmış olamaz eminim ama kırmızı da değil. Beyaz da olamaz yaşanmışlıklar var: Saydam olmalı…
Unutkanlığım yoktur pek. Ama yaptığım hiç bir iyiliği ve kötülüğü hatırlamıyorum. Kafamın içinde gelişi güzel farklı farklı şarkılar çalıyor. Dinlediğim her şarkıyı hatırlıyorum. Hayır, unutkan olamam.
Soğuğu eskisi kadar hissetmiyorum ama bazı şarkılar da eskisi kadar sıcak gelmiyor. Bazen yolda tanıdık birini görüyorum, selam veriyor karşılık veriyorum ama adı aklıma gelmiyor. Hatta birine benzetmiştim ben bu arkadaşı diyorum, o benzettiğimin adı da aklıma gelmiyor. Yokluyorum hafızamı: Farklı zamanlarda başka kızlar için diğer her kızı aklımdan sildiğim günleri. Hayat ne tuhaf… Şimdi o zamanın vazgeçilmezlerini hatırlayamıyorum. Mesaj atsalar sen kimsin diyecek kadar yitik anılarım. Ama unutkan olamam. Şarkılar susmuyor çünkü sonbaharda. Tüm şarkıları baştan sona biliyorum. Bir şey hatırlıyorum sonra: Benim için bir şarkı kadar değerleri kalmadığını…
Yağmur sonrası gelen toprak kokusunu çekiyorum burnumdan içime pencereyi açıp. Sanki herkes yeni gözde olmuş bir şarkıyı dinliyor. Güzel şarkı ama aşktan ne anladıklarını anlamıyorum. Bir isim geliyor sonra aklıma iyice unutulmuşluktan bir anda sıyrılıp. Hatırlıyorum. Aşk zannettiğim şeyin yıllarca gözümün önüne gelen bir yüz ve o gözümün önündeki yüze gülümseyerek baktığım toplamda on binlerce dakikadan ibaret olduğunu. Anımsıyorum. Kafamın içindeki o saf düşüncelerin kimseye bir yararı olmadığını. Hala ömrüm varsa gelecek on binlerce dakikamı daha faydalı işlere harcamak istiyorum. Unutuyorum bu yüzden tekrar. Ama unutkan olamam: Bütün şarkıları hatırlıyorum...

“Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın.
Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın...”

3 Eylül 2016 Cumartesi

Geleceğe Dönüş

Geceler uykuyu çok gördü bana hep. Sevemedim geceleri. Mutluluğumda mutluluğumu uykuya teslim etmek istemedim diye uyumadım; mutsuzluğumda dar geldi yatak, uyku tutmadı. Barışık değiliz. Akşamlarsa "Sunumu sen yapacaksan bizim gruba gel" diyen sınıf arkadaşı kadar menfaatçi.
Yeteneğin var denmesi iltifat değil, emeğime hakaret benim için. Ne tuhaf şey okumak... Az iş olunca hemen biter deyip de başlamıyorsun da çok olunca da işler yetişmiyor ya. Pratik isteyen işlerin bilimine kırgınım.
Yaparsın sen de denmesin artık. Mecbur olunca her şeyi yapıyor insan. Mecburiyetin esaretine küfrü çok görüyorum. Etmeyelim hiç küfür. Burada en çok da "Onun da dediği gibi" denmesini sevmiyorum. İngilizce kurduğum her cümle yalan geliyor, içime sindiremiyorum. Rica ediyorum sözlerimi kanıt göstermeyin.
Sıfırın altında derecelerde hüzün yanıyor içimin sobasında. Buna rağmen ellerim üşüyor. Karın üstünde köyden okula yürüyen çocuğun elini tutmak istiyorum memlekete gidip. Sıcak havada kahkahalar atan eski sevgilinin yüzü buzlu cam arkasında gibi şimdi. Ne isimler bir anlam ifade ediyor, ne bir hatıra gelebiliyor gözlerimin önüne. Soğukta ağır ağır yürüyen insanların yaşındayım kaldırımlarda. Montun kabarıklığından rahat hareket edemiyorum.
Kasım yakın... Doğum günüm yaklaşıyor, ne çabuk geçti çeyrek asır? Yaz da gelir: Nişan-düğün davetiyeleri. Garipsiyorum, evlenmeyin artık. Ya da bende birini istemeye geleyim. Bu ne biçim kahve, böyle kahve yapan biriyle evlenemem diye kalkıp gideyim. Her şeyden önce, kahve seviyorum. En çok da gözlerinin kahvesini… Ege'de bir köy kahvesinde aç karnına simit peynir yanına demli çay kadar hem de. Biliyorsun: Burada simit de yok sen de. Bugün geleceğe döndüm, yine seni seviyorum...

Geleceğe dönüş tarihi: 21 Ekim 2015

1 Eylül 2016 Perşembe

Çok Aynıyız

Aslında hepimiz aynı hayatı yaşıyoruz… Doğduktan hemen sonra hepimiz ağladık mesela, çok geçmeden 7'den 70'e herkes güldürmek için çeşitli oyunlar yaptı bize; güldük. Yeteneklerimiz de aynıydı: "Aguu-buguu" diye çıkardığımız ses, ilk ortak bestemizdi bizim. Biraz daha büyüyüp oturabildiğimizde; farklı parklarda bile olsa kumdan pasta yaptık birlikte. Şarkıcı, söz yazarı, pastacı ve heykeltıraştık şimdiden. Yaşımız 3-4 iken amatör bir ressam olduk hepimiz.
Sonra okul başladı… Sanat hayatımıza bir süre ara verip okula gittik. Anasınıfı, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite... Hemen hemen hepimiz hala okula gidiyoruz. Okulda ya da mevcut sosyal ortamınızda sizinle aynı hayatı ve aynı gelişme dönemlerini yaşadığını düşünmediğiniz, kendinizden üstün gördüğünüz biri olabilir. Özellikle bu gözünüzde büyüttüğünüz kişi karşı cins ise ondan çekinir, etrafınızdayken heyecanlanırsınız. Tebrik ederim, âşıksınız. Onunla hep konuşmayı isteyecek ancak ya konuşamayacak ya da konuştuğunuzda çuvallayacaksınız. Eğer aklınıza bebekken onunda tıpkı sizin gibi altına ettiği gelmezse ve yüzünüzde kocaman bir gülümseme ile onun karşısına çıkıp merhaba demezseniz, hayatınız boyunca pişman olacaksınız. Ben hiçbir karşı cinsin kendini ezik hisseden birinden hoşlandığını görmedim.
Tek yapmanız gereken şey kendiniz olmanız. Sizi sevecektir. Sevmezse ya da çok farklıyız derse sadece “Çok aynıyız” diyin. Açıklamayı ilk paragraf ile yapabilirsiniz. Hissederek anlatır ve çok aynı olduğunuzu hissettirirseniz sevecektir sizi. Kim bilir belki çok iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz…

Farklı olduğumuz kadar aynıyız. En çok da çok farklıysak çok aynıyız…

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Küçük Bir Not

Bu blogda yapılan paylaşımların tamamı arşivden. Daha önce herhangi bir sosyal medya kanalında paylaştığım daha sonra bilgisayar hafızasına kopya aldığım yazılar.
Metinlerin yaşı sekiz yıl ila altı ay arasında değişiyor. Burada yedi buçuk yıllık uzun bir zaman aralığından bahsediyoruz.
Paylaşım sıraları yazıldıkları zamana göre değil, arka arkaya okunduğunda birbirinden çok kopuk olmayacak şekilde.
Blog haricindeki sosyal medya paylaşımlarımı da genellikle notlar kısmına yazılmasından bir süre geçince yaparım. Bu sayede bir süre geçtikten sonra paylaşmamda bir sakınca var mı yok mu sakin kafa ile irdeler ve kime ne için yazıldığı tahminlerinden sıyrılırım.
Yazılanlar hakkında sorulan hiç bir soruyu cevapsız bırakmadım. Merak edip de soranlar, hali hazırda her şeyi cevapladığım için okuduklarında anlıyorlar.
Merak etmeyip üstüne her gün başka birini düşünerek yazdığımı zannedenleri de mantık çerçevesinde düşünmeye davet ediyorum:
Yüksek tempolu; dışarıda hafta içi her gün okul, haftanın dört günü etkinlik olan bir hayatım var.  Evde ise her gün gece yarısına kadar (belki biraz geçe) benim ya da ev arkadaşlarımın ağırladığı misafirler var. Okul sabah başladığı için de gece çok geç yatmamam gerek.
Hangi boşlukta farklı kişileri düşünüp yazmam mümkün?
Belki blog günü gününe tutulmalı ama ben yıkıldığında başkasına zararı olmayan kuralları önemsemedim hiç ve günü gününe tutma olayı da bir zorunluluk değil.
Durumumu bilmiyorsan, söyledim işte.
Kızgınım sanma, değilim, hiç kızmadım ki.
Bu arada ev arkadaşlarım Fransız. Ben her Fransız gördüğümde eski sevgilini hatırlıyorum; eski mutluluğuna hala seviniyorum ama içimde bir şeyler "cız" etmiyor da değil. En kötüsü de bu "cız"ın nedenini bilmiyorum ben, unuttum. Belki ömrümün sonuna kadar böyle gidecek bu Fransız olayı. Merak etme üzülmüyorum, sanırım üzülmeyi de unuttum.
Bu sefer ki günü gününe paylaşım. Bu arada bir ilk, tebrikler:

Sonunda hakkımda kötü de olsa bir şeyler yazmışsındır belki, ne dersin? 

30 Ağustos 2016 Salı

İkimiz

Her gün alarmımın çaldığı saat 04.00, penceremden güneşten gelen tek bir ışıltı bile girmezken, ben yataktan kalkıyorum. Koridora sokaktan gelen loş lamba ışığı rehberliğinde giriyorum banyoya. Soğuk ve kısa bir duş açmakta zorluk çektiğim gözlerimi aralıyor, sonra bornozumu giyip dişlerimi fırçalıyorum. Odama gidip giyiniyorum, parfümümü sıkıyorum ve dışarı atıyorum kendimi.
Saat 4.30, 6'da varmam gereken yer Atakent. İşin kötü yanı bu saatte oturduğum yerden Atakent'e vasıta yok: Yürümek zorundayım. Yolda fırından yeni çıkmış unlu mamul kokusunu takip edip, 2 patatesli poğaça ve bir şeftali suyunu dâhil ediyorum yolculuğuma. Yürüyorum… Sokaklar bomboş hiç kimse yok, sessiz ama ürpertici değil; kuş sesleri geliyor kulağıma mutlu ve huzurlu hissediyorum. Sahile çıktığımda denizden gelen o ferahlatan esinti de eşlik ediyor bana: Sanki ihtiyacım olan her şey yanımda gibi hissediyorum. Sahil kenarından yürümeye devam ediyorum varacağım yere ve sonunda sanki yola yeni çıkmış kadar dinç bir şekilde geliyorum varış noktasına. Penceresinin hemen karşısındaki kaldırıma oturup uyanmasını bekliyorum…
Önce alarmın sesi geliyor, ardından kapatacağım diye rastgele elini savurarak telefonu yere düşürdüğünü anlatan o tok, sert plastik sesi. Kısa bir süre sonra odasının ışığı açılıyor, kalın beyaz perdesi açık bir sarı renge bürünüyor hemen. Yarım saate dışarı çıkacak. Acaba ondan başka bir kız uyandıktan yarım saat sonra hazırlanıp dışarı çıkabilir ve buna rağmen onun kadar güzel olabilir mi? Aklımda sabah erken kalkmanın verdiği bu anlamsız sorularla biraz ötedeki durağa gidiyorum. Çok geçmeden duraktaki yerini alıyor. Gülümseyerek "Günaydın" diyorum, o da gülümsüyor, "Sana da günaydın" diye karşılık veriyor. Aynı otobüste okula gidiyoruz. Uzak koltuklarda, bakışmadan, konuşmadan… Bu durum beraber vakit geçirmekten sayılır mı bilmem ama yanında vakit çok güzel geçiyor.
Bu anların defalarca yaşanmasının ardından "Sen nerede oturuyorsun?" diye sormadı hiç. Belki de o sormadan ben söylemeliydim. Biz, gerçekten biz olurduk belki…

İkimiz hiç biz olmadık, ne yazık…

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Türkü

Biz seninle sana haber vermeden her gece sözleşip buluşuyoruz rüyalarımda. Gece uyanmalarımın sayısı yok artık. Yarım saatte bir uyanıp geri yatıyorum seni tekrar görme umuduyla. Ama maalesef sen her gece sadece bir kere geliyorsun. Uyanmamın nedeni, aklımın ruhuma tesellisi aslında:
Çünkü insanlar sadece rüya görürken uyanırlarsa o rüyayı hatırlarlar. Aklım adeta "Bak ben sizi görüştürüyorum sen canını sıkma." diyor. O kadar gerçeksin ki rüyalarımda ve gerçekte bana bir rüya kadar uzaksın ki, bilinçaltıma teşekkür ediyorum bizi buluşturduğu için.
Bu gece yüzüne düşen birkaç tutam saçını aldım dikkatlice yüzünden, kulağının arkasına attım. Zaten yüzünü çok az görüyorum bari saçın düşmesin yüzüne.
Konuşurken karşımdakini muhabbete katabilen ben, seni muhabbete katamadım bugün üzgünüm; gözlerine bakarken aptala döndüm, konuşamadım çünkü. Rüyalar çok uzun gelse de sadece birkaç saniye sürer ya, ben o anlarda konuşmak yerine hemen önünde durup gözlerine bakmayı tercih ediyorum:
O birkaç saniyelik mutluluğu zirvede yaşamak için. Bu arada seni bilmeyenler var ya da başkalarıyla karıştıran, hatta sen bile benim seni kafayı sıyıracak kadar sevdiğimin farkında değilsin. Canın sağ olsun ben sen gör diye değil benim içim rahat olsun diye yazıyorum:
Türküleri sevmezdim düne kadar hatta duymaya tahammülüm olmazdı. Artık dinliyorum o şarkıların bazılarını, sırf adları türkü diye.
Bir de içime en çok işleyen şarkı var Gökhan Türkmen'den, sende seversin Gökhan Türkmen'i hani o güzel sesiyle söylüyor ya “Yeter, demek yetmez ki bazen; ah içimde bir öykü ağıtlarla biter. Gülen yüzüne taptığım bir sen; ah içimdeki türkü dudaktan kalbe düşer.”

Rüyamdaki senle içimdeki seni aldattığıma üzüldüğümü bilsen, gerçekteki sen ne derdin acaba?

28 Ağustos 2016 Pazar

Hoşça kal

Aynı yıldıza bakma ihtimalimizi düşünüp yıldız aradım gökte. Yoktu. Hava kapalı bu gece. Ve yıldızlar seni bana hatırlatmamak üzere anlaşmışlarsa bile başaralı olamadılar.
Biliyor musun diye başlayacak bir cümle kurardım sana ama zaten bilsen anlatmazdım. İçimden geçenler sanki birçok bulut ve çok sessiz derinlerim. Yarın yağmur yağacak: Sağanak. Fırtına öncesi sessizliğim şimdi uyurken dinlediğin o hoş boşluk. Ve sanki bir çığlık duyar gibi uyanacaksın sabah. Korkma geçecek. O çığlık çok uzaktan, penceremden gelecek.
Biliyor musun? Bildiklerimi bilsen insanlığını unuturdun aynaya bakarken. Makyaj yapmazdın. Bilmeden ne kadar dil döksem anlatamazdım yataktan çıktığın halinin daha güzel olduğunu. Dışarı çıkarken geri geri giderdi ayakların. Ve en önemlisi yine sevmezdin. İnsan hep sevemiyor çok sevilirken.
Güneş de geç doğuyor burada biraz. Oturup izleyemiyorum. Ve o kadar uzaktasın ki şimdi, hatırlasam da, hissedemiyorum…

Gitme kal demedim sana hiç. Şimdi diyorum: Gitme, kal! Çünkü artık ben gittim. Eh, bari hoşça kal...

25 Ağustos 2016 Perşembe

Sonbahar Yolcusu

Yağmur yağdı bugün çocuk gibi sevindim. Üstümü çıkartıp kuytu bir köşede ıslandım biraz. Gülümsedim. Çok küçük bir çocukken de yapardım bunu. Annem bana çok kızardı, sen dünyaya yeni gelmişken…
Bugün toprağın mis kokusunu içime çektim.
Bugün pis asfalt yıkandı.
Bugün kaldırımlar daha temiz.
Bugün çıplak omuzlarımdan toprağa aktın.
Bugün bende daha azsın, toprakta daha çok.
Bugün bir sonbahar günü ve sen sonbahar yolcusu…
Sana bir diyeceğim var:
Bizde gidenin arkasından su dökülür tez dönsün diye;
Kovayla su az geldi, bulutları yağdırdım...

Unutuyorum seni bazen. Sonra bir ağaçtan bir yaprak düşüyor, hatırlıyorum. Sonbahar yolcusunu sevmek böyle bir şey…

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Makyaj Malzemesi

Hayatta makyaj malzemesi olmak varmış...
İnsan olmak zor. Gerçekten zor. Malum, her insan gibi görünen tam olarak insan da değil. Bunların arasında insan olarak kalmaya çalışmaksa gerçekten yorucu.
Bazen nasıl daha kolay olurdu diye düşünüyorum. Bugün de düşündüm. Sonra ne zaman bir şey düşünsem başıma geldiği gibi yine sen geldin aklıma:
Sabah kalkıp makyaj yapman geldi önce. Hiç sevmezdim sevdiğim yüzüne makyaj ile kamuflaj yapmanı. Odandaki tonla makyaj malzemesi geldi. "Ulan bunlar nereden aklıma geldi ki şimdi?" derken... Bingo!
İki düşünceyi birleştirdim: Ben makyaj malzemelerin olsam çok daha kolay olurdu yaşamak. Her sabah kalkıp kendine makyaj yaptığını zannederken aslında kendinle değil benimle ilgilenirdin. Ruj olur dudaklarında kalırdım mesela, allık olur yanaklarını öperdim.
En çok da göz kalemin olmayı isterdim. Düşünsene! Bütün gün gözünün önünde olduğumu ve gözlerine baktığımı! Göz kalemin olsam en kötü ihtimal ne olabilir ki diye düşünüyorum...
En kötü beraber ağlardık! O bile ayrı olmaktan iyi: Her damlayla yanağını okşar, ellerine düşerdim güzel yüzünden. Sonra silerdin beni... Ama inan üzülmezdim. Ertesi sabah görüşmek üzere vedalaşırdık çünkü. "Benimle ağladı ama biraz da yalnız kalmaya ihtiyacı var." derdim. Bak en kötüsü bile kötü değil sensizlikten.
Hem bazen sen kalemini silmeyi unutursun. O zaman uyurken izlerim seni. Deli yatarsın sen. Gülümserim. Peki ya üstün açılırsa gece? Göz kalemiyim, örtemem! Gerçi şimdilerde insan halimle de örtemiyorum ya...
İyi uykular yine uyuyamadım ben...

Yorganına bana sarılmadığın kadar sıkı sarıl. Terk etmene katlanabilirim, hasta olmana asla…

21 Ağustos 2016 Pazar

Rica

Gün doğsun yüzüne. Sıcaktan sıkılırsan rüzgâr essin efil efil. Üşürsen sarıl bana. Doğru yanlış diye düşünme hiç. Boşuna yorma kendini. Yol bitmeden nereye geldiğini bilemezsin. Her adımda da durup arkana bakma. Arkana bakarken yanındakini göremezsin. Uzak dursun senden aynalar. "Güzel miyim?" diye bir kaygın olmasın artık.
 Gözlerim seni gördükçe güzelsin.
Karşılıklı olamayacaksa sevgiler, gönül bir laf dinlesin; artık bitsin.
Hayal olamayacak kadar gerçeksin. Gerçek olamayacak kadar hayal.
Masum göründüğün kadar şeytan olursan eğer, sonu mutlu bitmeyecek göreceksin.
Gün doğsun çiçek açsın yüzüne.
Keyfimin yerinde olduğu kadar mutlu ol, mutsuz olduğum kadar da keyifli.
Tek bir ricam olacak:
Her sonun mutlu bitsin...

Ek bir rica: Beni sev.

19 Ağustos 2016 Cuma

Sıkılıyorum

Çok sıkılıyorum bazen geceleri uyuyamamaktan. Sessizliğin gürültüsünü duyuyorum artık. Başım ağrıyor. Gözlerim bulanık görüyor okumaktan. Ateşim çıkıyor. Soğuk havayı sırtıma alıp soğuk suyun altına yatıyorum yatağım yerine. Uyumamışken uyanıyorum. Bir kaç fincan kahveyle yürüyüp, bir kaç bardak çayla oturup devam ediyorum günlere. Ertesi öğlene iki saatlik bir şekerleme yetiyor ve yine gece olduğunda çok sıkılıyorum.
Sıkılıyorum, yorgun olmaktan.
Sıkılıyorum, yarım kalmaktan.
Sıkılıyorum, anlatamadıklarından.
Sıkılıyorum, anlatamadıklarımdan.
Sıkılıyorum, sevgisizlikten.
Kısacası ben çok sıkılıyorum,  sensizlikten...


Bir gün sıkılmaktan sıkılırsam belki sıkılmam.

16 Ağustos 2016 Salı

Sorular

Sevmek hayat sınavının çözümü en zor sorusu olmalı.
Sen onu düşünüp onu yazarken, onun bir başkasını düşünüp bir başkasını yazması...
Sen onu düşünmekten uyuyamazken onun uykuda olması ve senin o uykusuz kalmadığı için mutlu olman...
Ve en ilginci tüm bunlar yaşanırken bir başkasının seni düşünmekten uyuyamaması...
Hatta senin uyuduğunu düşünüp sen uykusuz kalmadığın için mutlu olması...
Çok denklemli karmaşık ve ucu açık sorularla doluyken kalplerimiz, aklımız bazen bize çare bulamıyor. En iyisi biraz nefes alıp zamana bırakmak olmalı. Biz nefes aldıkça zaman akmaya devam edecek. Nefes almasak da edecek ama öldüğümüzde zaman bizim için ne soru olacak ne de çözüm. Bu durumda en iyisi ölmek midir?
Peki, sevgisiz yaşamak bir yaşam mı? Değilse ve biz bir ölüysek nasıl yaşıyoruz?
Yaşayan birinin ölümüne birileri üzülürken bir ölünün ölümüne kim üzülür?
İnsanların birini sevdiğini anlaması ya da anlatması için o kişinin ölümümü beklenmeli?
Sevgisiz ve ilgisiz bir çiçek bile yaşayamazken bir insan ne kadar dayanır?
Sevdiğimiz tarafından sevilemiyorsak ya da bizi seveni biz istemiyorsak biz insan mıyız?
Yoksa sadece saksısından suyu eksilmeyen bir çiçek mi?
Suyu elimize getiren yoksa kendimiz içtiğimize göre kendimizi sadece biz mi seviyoruz?
Kendi kendimizi sevmek bizi ne kadar ayakta tutar?
Tutmadığı zaman uyur ve ertesi gün yeniden başlarız: Bazen erkenden bir "Günaydın", bazen de daha geç bir "Napıyosun?" mesajıyla...

Çok düşünmeyin hep beraber kafayı sıyırmayalım.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Sinema

Aslında sinemalar da duygusuz biraz…
Bunu ilk sinemaya yalnız gittiğimde fark etmiştim. Yer seçiminde daha önceden ayırtılmış yerler ile aramda bir boşluk bırakamayacağım söylendiğinde tekrar aklıma geldi:
Yalnızlar, yalnız olmayanların yanında, yalnız olarak oturmaya mahkûmdu.
Hele ki bir arkadaş grubunun yanına değil de çiftin yanına denk geldiyseniz… Aman, zehir oldu film.
Bir de aşk filmiyse bittiniz; sarılıp ağlarken çiftler, boş gözlerle perdeye bakarsınız. Sahi ağlamayalı kaç zaman oldu?
Sinemayı en önden izlemeyi çoğunluğun aksine severim ben. Tabii perde mesafesi yeterliyse.
Senden C sırasını istemiştim.
Ödeme mi? Öğrenciyim. İnsan kaç yaşında olursa olsun öğrenciliğin getirdiği nimetlerden kendini alıkoyamıyor. Bir iki lira değil söz konusu olan, öğrenciliğin getirdiği üç kuruşluk avantajları değerlendirmek. Okumak çok zorlu bir işken, kimse pek umursamıyor çünkü seni. Türkiye birincisi bile olsan, illa ki Oxford'da okuyan bir komşu kızı, teyze oğlu falan çıkıyor; başına kakıyorlar.
Kaç kişi mi? Gördüğün gibi tekim. Tek olmaktan da memnunum aslında. Ya da buna memnuniyet değil de alışmışlık diyelim. Mühim olan bir çiftken tek hissetmemek. İşte çiftken tek hissedersen vay haline. Bunun alışılacak bir yanı yok çünkü. Tarifsiz hüzne alışılabilmesi için önce tarif edilmesi gerekmez mi?
Hayatın için bir bilet alacak olsam en önden kestirmezdim biletimi. Dev salonda arkalardan bir sıra, bir kıyak yapıp yanımdakilerle aramda bir boşluk bırakmama izin verirsen sevinirim. Kimseye belli etmeden, karanlıktan faydalanıp çaktırmadan, yavaş yavaş öne doğru ilerleyeceğim çünkü.
İlerlememe de izin verirsen. Vermezsen mi? Tarifsiz hüzün. Tarif edersen bir gün, onu da yazarım.

O gün hangi filme girdiğimi unuttum. Bunun nedeni film esnasında seni düşünmem olabilir.

7 Ağustos 2016 Pazar

Soğuk

Havalar bozuk gidiyormuş orada da.
İçinde bir şeylerin ters gittiğine dair hisler çoğalabilir.
Üzülme, kış geldi sadece. Çay ve kahve en çok bu mevsimde güzel.
Hatırla büyüklerinin evinde yanan kömür sobasını. İçin ısınır. Sana verdikleri mandalinanın kabuklarını koyardın sobanın üstüne. Ne güzel kokardı.
Gülümse, ihtiyacın olacak. Tekrar en içten kahkahalarını koy vereceğin günler yakın.
Kış olmazsa nasıl gelir ilkbahar?
Çok ısıtmasa da güneş doğuyor olduğun yerlerde. Güneşin doğduğu her yeni gün senin için bir umut var.
Belki sıkılırsın ben yokum şimdilik diye.
Haklısın, ben bensiz bir hayat düşünemiyorum. Sen yalnızsan bile tat al geçirdiğin her andan. Ben sensiz bir hayat düşünemiyorum.

Bazen düşünemediğimiz şeyler olur.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Yağmur

Elimde kapalı şemsiyemle yağmurda yürüdüm bugün.
Sen yağmuru çok seversin, ıslatsın beni istedim.
İyi davrandı yağmur, saçımı okşadı sakince. Ağırdır ellerim, karşılık veremedim narince...
Sağanak başlayınca yürürken seni düşledim. Hiç umudum yok geleceğine ama yine de belki dedim.
Tam o sırada bir arabanın beni çamurla yıkamasını izledim. Seni beklerken oldu ya, gülümsedim. Anladım o an, ben daha çoook beklerim...
Elimde kapalı şemsiyemle yağmurda yürüdüm bugün. Sağanak bitmek üzere ama sen içimde dinmedin.
Yağmur durdu... Söylenecek tek şey var:
Hoşça kal sevgilim...

Benle kalsan daha bir hoşça kalırsın sanki.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Umarım

Umarım bensiz mutlusundur sevgili.
Çünkü ben çok mutluyum sensiz.
Bir işe ya da bir yere yetişmek için uzaklaşmıyorum artık senden. Tuttuğum ellerini bırakmak zorunda kalmıyorum.
Yanımda nefes alıp verirken sen, gitmiyorum sen hariç binlerce kişinin nefes alıp verdiği ilçelere.
Çok az şey değişti sen gidince inan.
Gözlerinin yeşiline saatlerce bakmak yerine hırçın dağları seyrediyorum artık. Aynı huzuru buluyorum seyirlerimde.
Saçlarının kokusu yerine rüzgârı çekiyorum
içime engin denizden gelen. Aynı koku, aynı mutluluk.
Çünkü sen yanımda olmasan da varsın bunu biliyorum:
Biraz hırçın dağlarda, biraz engin denizlerde.

Ummak ile bilmek arasında fark var. Arada mesaj atsan diyorum...

2 Ağustos 2016 Salı

O

Ne güzel bir şey tanıdık bir yüzün yıllar sonra yine yanınızda gülebilmesi ve daha da güzeli o yüzün sahibinin yıllar geçse de özünden hiç bir şey kaybetmediğini görebilmeniz…
Yıllar boyunca defalarca yanlış arkadaşları, yanlış sevgilileri ve yanlış dostları seçip düşüp kalkmaktan yara bere içinde kalan dizlerimizin yara bandı bu kişiler.
Geçmişte yaptığınız onca yanlışın içindeki nadir doğru, karanlık sokağın sonunda ışıldayan lamba gibi. Uzun süre görüşmemenize rağmen yanında sanki dün berabermiş gibi rahatlık hissi; kendinizi anlatıp, paylaşmayacağından emin olarak sırlarınızı açabilmek; tüm tanıdığınız insanların içinde kendi kendinize "en sevdiklerimden" diyebilmek onun için; onsuz yaşamayı öğrendiğiniz ama o varken daha mutlu olduğunuz bir insan...
Ne güzeldir güneşli ve tatlı bir rüzgâr esen günde, yeşilin içinde ve masmavi gölün kıyısında, o hayallerdeki ahşap kulübenin sallanan sandalyesinde oturmaya değişmeyeceğiniz insan… Ne güzeldir...

Çift kişilik sallanan sandalye niye yok?

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Yatak

Çift kişilik yatağımızı balkondan aşağı attım bugün. İnanır mısın sokaktan geçen kimse bir şey demedi. Yaklaşık yarım saat yatağın akıbeti ne olacak diye izledim. Sonra bir eskici geldi, aldı götürdü.
O giderken sen biraz daha koptun içimden. Önce seni balkondan attım, sonra biraz da içimden attım anlayacağın.
Odaya gittim, baktım yatacak yerim yok…
Neden benim yatacak yerim yok diyip, aradım bir ranza sipariş ettim. Geldiler bir güzel kurdular. Üst katında ben yatıyorum, alt katını da kitaplarımla doldurdum. Hani olur da geri dönecek olursan: Artık senin yatacak yerin yok. Söyleyeyim dedim...
Bugün sen biraz daha hiçsin.
Bugün ev daha güzel.
Bugün yatarken kitap okumak için kalkıp kitaplığa gitmeme gerek yok.
Bugün yine okuyorum, bugün yine yazıyorum.
Bugün yine arkadaşlarıma vakit ayıracağım.
Bugün yine istatistik dersinden kaldım.
Bugün yine mutluyum, bugün yine huzurlu:
Ve her "Yine"min tek nedeni var; senin gibi değişmediğim için...

Siz siz olun yatağınızı balkondan atmayın. Uzun süre kullanınca unutup, tekrar alırken hatırlıyorsunuz: Yatak pahalı bir şey.

22 Temmuz 2016 Cuma

Uyku

Sevdiğiniz biri başınızı okşadığında tatlı bir uyku bastırmaz mı sizi de? Hele ki bir de kucağına yatmışsanız... O tatlı uykuya salabildiniz mi kendinizi hiç? Yanınızda sizi sizden çok seven birinin varlığını bilerek huzurla uyumak: Teninin sıcaklığını iliklerinize kadar hissederek üşümeden, ürpermeden, güvende hissederek uyumak. İşte bu “gerçekten uyumak”tır.
Gerçekten uyuyamıyoruz birçoğumuz uzun zamandır... Uykularımızın kaçması da bundandır.
Yorgunluktan beynin kendisini kapatıp daldığımız uyku “gerçekten uyumak” dediğim şey ile bir midir? Ya da telefonun alarmı veya ailemizin bir ferdinin "kalk artık" demesiyle uyandırılmakla tatlı bir öpücük arasında 'güne güzel başlamak' diye dağlar kadar bir fark yok mudur?
Her şeyi geçelim: Hepimiz bunu isterken olmuyorsa çok mu şey istiyoruz yoksa birbirimizin olmayı birbirimize çok mu görüyoruz? Herkese iyi uykular... Umarım bir gün hepimiz için sadece iyi değil, gerçek uykular da olur: Mutlu ve huzurlu...

O bir gün buraya gelecek!

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Mola

Bazen iyi bir şeyler yapmaya çalıştıkça hep kötü sonuçlar alırsın ya. Hiç bir şey yapmasaymışsın daha iyi olacakmış gibi anlar olur hani. Ne berbat bir duygudur bu. Bataklık gibi uğraştıkça dibe bat dur.
Hiç uğraşmayayım diyorum, öyle de olmuyor… Bir soluklanmalık mola vermeli böyle zamanlarda hayata. Uğraşlardan kendime ayıramadığım zamana sahip çıkmalıyım artık. Yine sinemaya gitmeliyim, daha fazla kitap okumalıyım, daha çok kahve içmeliyim. Bunlar benim kafa dinleme zamanlarım…
Ve kafa dinleme zamanlarımızı ancak biz feda edebiliriz, kimse elimden alamaz. Ben feda ettiğimde kendime çok kızıyorum. Çok çabuk kendimden vazgeçiyorum diye. Seviyorum dediğim her insanı kendimden çok düşünüyorum. Düşündüğüm insanların düşüncesizliğini gördükçe deliye dönüyorum. Sonra “Sanırım bir yerde hata yapıyorum” diye düşünüyor, bunu tekrar tekrar düşündükçe de yoruluyorum. Hiç bir şeye değmeyecek kadar yoruluyorum.
Uyuyamıyorum sonra. Yastığa başımı koyduğumda kafamın içi kazan gibi. Yine sabahı ettik…
Bu sabah her şeyin güzel olacağı umuduyla güneşli bir güne selam duruyorum…

Umut güzel şey…

19 Temmuz 2016 Salı

Atla

Bence en büyük zaafımız bakışlar. Bir çift gözün gözlerimize değdiği anda kalbimize ulaşması için çaba göstermemesi gerek. Çaba göstermeden bunu başardığında sevebiliyoruz.
Birçok güzel gözden çektiğimiz acılardan kaynaklı kalkanlarımız var. Benim kalkanlarım çok sert, çok korumacı. Ben gözlerde bir iyilik, bir masumiyet arıyorum. Aradığımı bulamadığım kişi arkadaşım olamaz. Dünyanın en zeki, en yetenekli veya en yakışıklı arkadaşına ihtiyacım yok. Benim dürüst, bana zararı dokunmayacak arkadaşlara ihtiyacım var ve ne mutlu bana ki onlar da yanımdalar. Peki ya sevgili?
Bu kendime yönelttiğim ağır bir soru. Bilmiyorum ne zamandır sevgilim olmadığını. Hesaplamadım, hesaplamam da. Ama neden olmadığını biliyorum. Engelli parkurda koşmaya hazır olmadığım için. Dizlerim düşüp kalkmaktan o kadar tarumar oldu ki koşamam artık. Yaralar dikiş tutmazken bu mümkün değil. Engelleri kaldıracak biri varsa eğer 1.000 metre değil 10.000 koşmaya razıyım. Öleceğimi bilsem de koşarım. El ele tutuşup koşacaksak mesafeler de sonuç da fark etmemeli.
Şimdilerde sabahları elimde kahve ile yavaşça uzun yollar yürüyorum, tek başıma. Kahve uykumu açıyor, gidip bir çikolata alıyorum mutlu oluyorum. Yürüyüş sonunda güzel bir kahvaltı, şükür karnımda doydu. Ama bir eksik var. Yettiremediğim bir şey: Markette ya da kahvaltı salonunda olmayan, ruhumun açlığını dindirecek bir şey. Sevme isteği.
Ben çok seviyorum sevmeyi. Karşılıksız hiç bir şey beklemeden sevmek. Ama bir süre sonra insanoğlunun çıkarcılığı ve fesatlığı zihnimi sarıyor: "Ben seviyorsam o da sevsin!" diyor. İşte burada, karın ağrısının başladığı yerdeyiz. Gözlerinde aradığımdan fazlasını bulduğum ve elini tutup hissetmek istediğim nokta uçurumun kenarı:
"Acaba o da bunu isteyecek mi?" korkusu. Bu uçurumdan atlamaya cesaretiniz varsa eğer atlayabilirsiniz. Ben artık boşluğa bırakamıyorum kendimi. Malum dizlerim... Ama aşağıda bir boşluk değil de deniz görürsem atlarım. Gözlerinde denizi gördüysem atlarım, gerekirse çakılayım, canı sağ olsun. Şimdiler de tek bir sorum var:
Elimi tutup benimle atlar mı ki?

Atlarsa benimdir, atlamazsa hiç benim olmamıştır.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Durak

Şimdi malum ilk adımı erkek atar kuralı bir şekilde içimize işlediği için benden hoşlananlar bana gelip benden hoşlandığını açık açık söylemiyor. Hareketleriyle falan belli edeyim dese, ben öküzüm anlamıyorum. Anlasam da ister miyim bilmiyorum.
Gerçi benim de hoşuma giden kızlar var elbette ama ben birini seviyorum ve bu yüzden bu konuları hoşlandığım o kızlarla hiç konuşmuyorum.
Benim sevdiğim de beni sevmeyince... Tanıdık geldi mi? Tabii aralarda denediğim kişiler oluyor ancak genelde uyum sağlanamıyor, frekanslar tutmuyor.
Oysa bana her şeyi unutturacak, mutlu edecek birine elbette ki çok ihtiyacım var. Ama ben geçmişe takılı kaldığım için ileriye gidemiyorum. Takılı kaldığım o yolda sadece sevdiğim yerimi biliyor ve o da dönüp beni almayınca oturup bekliyorum işte. Belki biri beni öylece otururken bulup mutluluğa giden yola sokar diye bekliyorum.
Yol üstünde beklediğim "Aşk'ın Durağı"na sevilesi biri uğramamışsa suç benim mi yani...

Otobüs biletleri de pahalılaştı…

17 Temmuz 2016 Pazar

Ağlayamamak

Çok korkuyorum bir daha sevemezsem diye. Ödüm kopuyor, uykularım kaçmaya son sürat devam ederken.
Havalar henüz fena değil ama bazen yel esiyor üşüyorum. Bugün yeni bir ceket alma gereksinimi duydum. Buz kesti kollarım resmen. Isınma ihtiyacını iliklerime kadar hissettim. Dışımı örterim diyorum da içimi kim ısıtacak şimdi?
Ne kadar uzun zaman geçti gözlerimden iki damla sıcak yaş yüzüme süzülmeyeli? Ağlamak hiç özlenir mi? Ben özledim. Keyfim o kadar yerinde ki ağlayamıyorum. Şaka falan değil keyfim harbiden çok yerinde. Dünya ortadan ikiye yarılsa umurumda değil. Yine gülerim. “Bak dünya birdi iki oldu fena mı” derim. Her şeye olumlu tarafından bakıyor gözlerim.
Bir kız görüyorum bazen… “Aha!” diyorum. “Bıldırcın!” Yaşı kaç olursa olsun hayatın tokadını yememiş taptaze. “Olum sen bu kız için çok yaşlısın” diyorum kendime. Doğum tarihimiz ya aynı ya da benim birkaç geçkin. Yirmili yaşlarda yaşlanılır mı? Üstelik bedenim capcanlı ve enerji doluyken!
“Pilim bitmiş bakkal amca iki kalem pil ver” diyorum. “Bakkal değil market kardeşim burası” diyor. Yahu versene kalem pillerimi! Yapı marketten minicik ampullerden buldum. İki pili bantlayıp o ufacık ampule ışık vereceğim. Zifiri karanlıkta sokağa çıkacağım onunla. Ampulcüğüme diyeceğim ki “Bak sen karanlığı aydınlatıyorsun şu ufacık halinle. Ben aslında senim. Koca dünyada karanlığı aydınlatmaya çalışan minicik bir ampul”. Sonra beriki çıkıp “Kardeş o bizim logomuz sen kendine başka slogan bul” diyecek. Ne demek bizim logomuz. Ampulü Edison bulmadı mı? O da mı yalan?
Yalanlar ve yanlışlar içinde tek doğru olduğu an bittin. Lisede bir sınavdan 100 üzerinden 05 almıştım. 20 soru vardı birini doğru yapmışım. Bitmiştim. Tek doğru yetmiyor yani. “Yalan bunun neresinde?” dersen… Annem kaç aldın diye sorduğunda, “5 aldım anne” demiştim. Sevindi kadıncağız. Belki yalan değil ama yanlış işte… Çok mutluyum. Anneme “5 aldım” dediğimde ne kadar mutlu olduysa o kadar mutluyum. Belki yalan bir mutluluk değil ama yanlış bir mutluluk. En azından olması gerekenden 45-50 puan eksik. Sahi lisede geçme notu 50 mi 55 mi ne olmuş. Ben lisedeyken böyle bir kural getirilse çok üzülürdüm. Getirilmedi. Bak şimdi ne kadar mutluyum. Ama dediğim gibi, biraz eksik…
Dostlarla çay içmek iyi de, sevgiliyle bir kahve eksik mesela. Şekersiz içtiğim filtre kahvenin karşımda gülen bir çift göz yokken hiç tadı yok ki. Vallahi soğudum kahve içmekten. Birlikte onca kahve içmişken, şimdi sap başına kahve mi içilir?
Sınava girerken yanağıma konan bir “Başarılar” öpücüğü eksik mesela. Not ortalamama baktım, akademik başarı yok. Başarılar öpücüğü olmadan sınava mı girilir?
Eldivenimin teki eksik mesela. Bunun senle çok alakası yok. Ben kaybettim. Ama elimi ısıtacak bir çift el…
Neyse boş ver, bugün hava çok güzel. Ama yarın yağmurlu. Gözlerimden akamayan yaş, yine göklerden yağacak…
Beni alacak kızı uyarıyorum. Fırında yemek pişirmeyi bilmiyorsa, almasın. Elleri narin olmakla beraber yanmayı da bilmeli. Kalbimi metrelerce alüminyum folyoyla kapladım ben. Açtığında yanacak… Korkmasın. Öperim geçer. Biz çocukken öğrenmedik mi “Uf oldu” diyip minik ellerimizi öptürmeyi? Sevsin beni. Çocuk gibi sevsin. Ağlasın bazen. Saklamasın. Birlikte sarılıp ağlayalım. Çok mutluyum ben! Ve ağlamayı çok özledim…

Acının karşıtı tatlı değil mutlu olmalı. Çikolataya da tatlı demeyelim, mutlu diyelim.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Papatya

Nerede kalmıştık? Bıraktığın yerde, aşksız kalmıştık sanırım.
Yine soğuklar geldi. Hava genelde kapalı, yağmur yağıyor. Hapşırmamın ardından mendil uzatan, “Al aşkım.” diyen de yok şimdi. İki kıştır geceleri polar battaniyeme sarılır oldum. Eldiven takmıyordum ya ellerini tutmak için... Bugünlerde güzel bir eldiven arıyorum kendime. Ne de olsa bu kış da boşta kalacak tutmak için uzattığım elim…
“Hala seviyor musun?” dersen, yok hayır. Ama başkasını da sevemedim. “Peki, özlüyor musun?” dersen; seni değil, hissettiğim o güzel duyguları özlüyorum. Yeniden gülü sevip dikenine katlanasım da yoktu açıkçası, bu yüzden uzun süredir bir ilişkide dikiş tutturamadım sanırım. Anlayacağın ben gül değil papatya istiyorum.
Kış, papatyanın mevsimi değil. Serasından bulamadım ona yanıyorum. Ama korkmuyorum bahar gelecek yakında. Her yanımı yine sarar papatyalar. Seviyor, sevmiyor diye koparmam asla. İki papatya arasında oturur, bir aşk dilerim…

Bazen dilemekle olmuyor ama olsun.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Bir Bakıma

Bir bakıma iyi oldu ayrıldığımız.
Yanında mutluydum falan alışkın olmadığım şeyler, hep farklı hissediyordum zaten.
Zaman su gibi akıp gidiyordu ben daha ne olduğunu anlamadan. Yaşlanacaktık bir anda. İyi oldu.
Tüm dertleri çok da dert etmeden atlatacaktık. Yastığa başımızı koyduğumuzda,
içimizde sıkıntı hissetmeyecektik. Yavaş yavaş kırışıklar çıkmaya başlayan yüzümüzden gülümsemeler eksik olmayacaktı. Belki ayrılmasak, sırf öylece dalıp birbirimize bakışlarımız, toplasan aylar sürecekti: Ömrümüzden ömür yiyecektik. Tabii iyi oldu.
Dostların bir işi çıktığında, herkes bir yere gittiğinde, yanımızda kimse olmadığında ve birine ihtiyaç duyduğumuzda hemen arayıp buluşacaktık.
Bu kötü duyguyu hissedemeyecektik iliklerimize kadar. Kötüyü hissedemezsek, iyiyi nasıl ayırt edecektik? İyi oldu.
"Yalnız kalmak istiyorum bugün." dediğin günler vardı. Oturup tek başına dinlenmek isterdin.
Ayrı evlerde olsak da seninle oturup dinlenirdim bende senden habersiz, yalnız kalmana izin veremezdim, sadece benden bıkma diye tektin.
Açıkçası hala teksin. Yalnız mısın bilmiyorum ama. Sen yalnız olma. Sıkıntılarında olmasın mümkünse. Gerçi hiç sıkıntın olmazsa da sıkılırsın.
Az bir şey sıkıntın olsun o zaman, gerisini benim köşede duran dosyaların üzerine bırak. Ben bir ara
onları da hallederim.
Bir bakıma iyi oldu ayrıldığımız. "İyi ki tanımışım." diyemezdim yoksa ardından. Malum, "İyi ki seni tanıdım." klişe, prim yapmıyor o kadar.
Yapsa... Sanırım çıkmazdın hayatımdan.
İyi. Senin için genelleme yaptığımı düşünebilecek kadar özeldin sen benim için. "Ne saçmalıyorsun." derdim yoksa. Oysa sen ayrılmak isterken bile özeldin. Olmamı istediğin adam da olabilirdim çaktırmadan. Ama o zaman "sahte ben"i severdin.
İyi oldu iyi. Kısa da olsa gerçekten sevildiğimiz bir ilişkimiz oldu bak. Ayrılığımız tertemiz. Gözyaşı yok, of puf yok. Ne güzel iş çıkardık. Geçen bir arkadaşa anlattım bunu. Baktım yüzü değişti. "N’oldu?" diye sordum. "İçime sinmedi. Osurmadan s*çmışsınız." dedi. Gülsem mi üzülsem mi bilemedim...
Bir bakıma iyi oldu ayrıldığımız. İçim kıpır kıpır gelirdim yanına. Senin içinde de hep tatlı bir telaş vardı. Yoruyordu bizi bunlar hep. Hele gülmek: Çenemizin, yanaklarımızın alışkın olduğu bir eylem değildi. Biz, sahte olmasa da acı gülümseyişlerin ya da ufak sırıtışların insanlarıydık.
En iyi de ne oldu biliyor musun? Alışkanlık olmadık. Hızlı sevdik hızlı bitirdik. Hatta o kadardı ki, sanırsın tavla oynadık. Evet evet. Biz bildiğin tavla oynadık. Mutlu mesut oturduk masaya, iki muhabbetin belini kırdık. Kahveler geldi gitti, çaylar falan içildi. Araya bir yemek bile sıkıştırdık. Sonra açık vermene karşılık, al bakalım sana bir kırık.
Kızdın sen tabii, biraz bozuldun. Kazandım sandım ama aslında mars oldum.
Yine de her şeye rağmen iyi oldu ayrıldığımız. Huzurluydum o ara. Düşünebiliyor musun? Kim bulmuş huzuru ki ben huzur doluyum?!
Herkes huzursuzken benim çok huzurlu olmam...
Olmaz yahu, insanlara çok ayıp. İyi oldu iyi. Biz iyi ki ayrıldık...

Bir bakıma da kötü oldu.

26 Haziran 2016 Pazar

Mezuniyet

Bazen güzel şeylerin güzel kalabilmesi için bitmesi gerekir.
Mevsimlik bir çiçeğin mevsiminde açması gibi.
O çiçek solup yaprakları döküldüğünde üzülmemeli insan. Bir sonraki mevsiminde daha gür
olacak olan bu bitkinin daha güzel çiçek açacağının bilincinde olmalı.
En son çiçeğimi dökmemin ardından seneler geçmişken ve şu genç yaşına rağmen tekrar
açmasına ihtimal vermediğim anda tekrar açması…
Bu geçen yıllarda yalnızlık olgunlaştırmıştı beni.
Sessiz ve umutsuz bekleyişin ardından gelen mutluluk, benim için yere göğe sığamayacak kadar
çoktu. Bu gece o çok kısa 41 günün ardından “41 kere maşallah” dememekten kaynaklanacak ki yine
soldu çiçekler.
Ama üzgün değilim. Çünkü o mutluluğu hiç yaşamama ihtimalim de vardı ve yaşamış olmanın
bana tekrar kattığı heyecandan çok memnunum. O kadar ki, eğer şimdi geçmişe dönüp tekrar seçme
gibi bir hakkım olsa o anı biteceğini bile bile yine seçerdim.
Her birleşmenin yeni bir haz ve her ayrılığın yeni bir ders verdiğine inanıyorum. İlk ve orta
öğrenimim biteli yıllar oldu ama bu gece yarısı o beklenen teneffüs zilini tekrar duydum. Evet,
teneffüse çıkan bir çocuk kadar mutluyum şu an.
Mutluluğum ders bittiği için değil; birçok eksiği olan biri olarak bu derste eksiklerimi biraz olsun
giderdiğim için. Bu kısa süre bir sürü kazanım ve güzel anılarla dolu.
İlk defa biriyle gülerek ayrıldık. Buruk gülüşler belki. Ama yine de gülerek… Bu ayrılığın adını mezun ayrılık koydum.
Çünkü bu gece ben çaldığın o teneffüs ziliyle sınıfı terk etmek zorunda kalmadım sevgili, sadece o güzel kalbinde son dersti, mezun oldum…

Diplomam dikdörtgen değil, kalp şeklinde olsun.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Baraj

Sana karşı hissettiğim duyguları kendime ifade etmeye çalışırken bir baraj canlanıyor
gözümde:
Barajın göledi sevgi dolu, kapaklarının arkasındaki kanallarda o sevginin üstüne gürül gürül akmayı bekleyen bir aşk var. Açmıyorum. Dolsun istiyorum o kanallar tıka basa, aşkı sevgiye tepeden sızdırsın, yavaş yavaş aksın içine. Bitmesin mümkünse, sonsuz olsun. Hem barajın arka kısmındaki çorak toprakları da sular böylece aşk.
Bak bahar yakın, her yanım yeşillenir, çiçekler açar gönlüm. Kelebekler bir günlük ömürlerini etrafımda geçirmek için beni seçer. Seçilmiş olurum, sen beni seçtiğin için.
Yaz gelip çekilince sular sevgi gölümden üzülme. Buharlarımdan bulut olur kalbine yağarım.
Yaz yağmuru çok güzeldir ya, o boğucu sıcakta gönlünü ferahlatır sevgim.
Bak şimdi kalbimin dört kapakçığı dört mevsim. Aklıma bir söz geldi; “İzmir kadar güzelsin.”
Sen evsiz kalmış sevdama evsin. Ben yanında olayım, gerisini Allah gönlüne göre versin...

Hala sana dua ediyorsam çok sevmişim bence.

20 Haziran 2016 Pazartesi

Dağ

Sevmek sarp bir dağa tırmanmak gibi.
Her sevdalı tutkulu bir dağcı. Amatör dağcılarda var işin içinde: Hoşlananlar. Kimisi küçük tümsekleri büyütüyor gözünde gıdım gıdım tırmanırken, kimisi kendi gördüğü tepeyi en yükseği sanıyor.
Ama en büyük tutku sevmek; tutkulu sevmek. Zorlu bir tırmanış bıkmadan. Zirvesi bulutlardan görünmeyen o dağın engellerini aşmak zirveye ulaşmak uğruna...
Bazısı düşüyor tırmanırken, aşağıya kadar yuvarlanıyor yara bere içinde. Bazısı zirveye ulaştığında dik bir dağın uçurumuna ulaştığını anlıyor; seviniyor önce, dikiyor bayrağını, sonrası ya iniş ya da ölümüne atlayış o uçurumdan. Zirvede hava çok soğuk, şartlar güç. Zirvede kalmak, herkesin harcı değil.
Onca verilen emeğin ardından zirveden inmek de çok zor. Uçurumdan atlamak ise kimsenin istemeyeceği bir şey.
çok tuhaf bu sevgi dağı; ister düş, ister yuvarlan, ister atla ölmüyorsun. Yaralanıyorsun belki, kırılıyorsun. Ama ölmüyorsun. Yerde yüzüstü yattıktan sonra bir süre, kalkıp yürümeye devam ediyorsun kırlarda. Tekrar bir dağ bulup tırmanma umuduyla ya da hiç bir umut olmadan. Her halükarda yürüyorsun. Nefesin tükenene kadar...

Nefes aldığımız sürece seveceğiz…

19 Haziran 2016 Pazar

Gitmesindi

Her şeyi uç noktalarda yaşadığım söylenebilir... Örneğin birini ya seviyorum ya sevmiyorum; seversem hep seviyorum, sevmezsem hiç sevmiyorum. Seversem yanımda olsa da seviyorum, yanımda olmasa da seviyorum. Ya özlüyorum ya özlemiyorum; özlersem hep özlüyorum, özlemezsem hiç özlemiyorum. Özlersem yanımda olsa da özlüyorum, yanımda olmasa da özlüyorum.
Hadi yanındayken de sevmek tamam da yanındayken özlemek çok uç değil mi? Değil, çünkü ben biliyorum ki bu yazıyı okuyan herkes tıpkı benim gibi hayatında birini yanındayken bile özledi.
Hayatın sorumluluklarının kısa veya uzun süreli bir ayrılık gerektireceğini bilerek özledi. Bir son "Elveda" olasılığını ya da sıkça "Sonra görüşürüz" deneceğini bilerek özledi. Yanındayken bile özledi.
Gitmesini istemedi hiç. Gitmesindi birileri onun için.
Çünkü ondan hep birileri gitti. En sevdiği gitmesindi.
Kısa bir süre için ya da hiç dönmemecesine gitti o biri de. Ve biz, yastığımıza başımıza koyarak geceye gözlerimizi kapadık. Yeni bir güne uyanmak için, belki gelir diye...

Herkes kalmak zorunda değil ama birileri gitmesin…

18 Haziran 2016 Cumartesi

Elâ

Hiç bilmediğim bir yerde çiselesin yağmur.
Yağmur bilindik, bildiğin yağmur. Toprağın ve bitkilerin kokusu dolsun içime huzur huzur. Islansın saçlarım. Süzülsün damlalar yanaklarımdan aksın.
Usulca essin rüzgâr, canımı acıtmasın. Hasta etsin ruhu zatürre olmuş bedenimi ziyanı yok. Yeter ki yüzümü ay aydınlatsın.
Benim güneşten de bir beklentim yok artık.
Bildiğim yerlerde doğudan değil, beton binaların arkasından doğardı o. Doğmasın öyle yapacaksa.
Rica ediyorum, bu bilmediğim yerde çirkin binalar olmasın. Çalı çırpıdan kendime ev yapayım dişi kuşçasına. Ağlamasın yokluğumda ben çocukken ölen sakalarım.
Hiç tanışmadığım sen gel işte tam o zaman.
Bu bilinmedik yerde iki yabancı... Haydi, gel tanışalım.
Sohbet edelim biraz, mutluluğun rengini tartışalım. Sen, yeşil de bakarak gözlerime; ben, kahve diyeyim: Elâ da anlaşalım.

Gözlerine bakınca ne gördüğümü anlatabilirim sayfalarca…

17 Haziran 2016 Cuma

Masa

Bir süre sonra İzmir'den ayrılacağım için görüşme fırsatı bulamadığım arkadaşlarımla
buluşuyorum bu aralar. Alışkın olmadığım bir şekilde ekildim bugün. Sanırım görüşme fırsatını
sadece benim oluşturmam yetmiyor. Sorun değil. Sakin bir mekana oturdum kitap okuyorum.
Gözüm arada yandaki masaya kayıyor. Çok değil, birkaç ay önce bizim oturduğumuz ve bu sakin mekana göre biraz sesli kaçarak sohbet ettiğimiz masa bu. Boş, yeller esiyor yerimizde şimdi. Derken bir çift oturuyor... Yeni tanışmışlar belli. Kendilerinden bahsediyorlar. Fazla zaman geçmeden arada gülüşmeler biraz da kahkaha başlıyor. Çocukla göz göze geliyorum: Gülümsüyoruz. Yaşadığımız anlar tekrarlanıyor o masada. Belki kendince bir uğuru var, bilmiyorum.
Kitabıma dönüyorum. Gorki zorluklar yaşıyor, çözüm arıyor. Kitapta biraz ben, yan masada biraz biz var. Huzur vermiyor ama üzmüyor da. Şu sıralar tamamen duyarsızım. Duyarsızlık alışkın olduğum bir duygu değil. Hatta duyarsızlık belki bir duygu bile değil.
Konuyu dağıtayım en iyisi: Kordon'da hava güzel bugün. Ne üşüyecek kadar soğuk, ne bunaltacak kadar sıcak. Benim için tam kahve havası. Bir yudum daha alıyorum. Kulağım yan masada konuşulanlara kayıyor tekrar… Ayıp bu yaptığım. Kalkma vakti. Geçmişe selam; garsona hesap verip, yan masaya da mutluluklar dileyerek geleceğe yürüyorum…

Belki yol üstünde karşılaşırız…

14 Haziran 2016 Salı

İnanır mısın

İnanır mısın bende unuttum yazmayı.
Hiç olmadığım kadar mutsuz ve hiç olmadığım kadar mutlu hissettim gurbette. Ama hiç birinde de yazasım gelmedi.
Şimdi sen bana uzaksın diye bu belki.
Belki güneş burada İzmir'de olduğu kadar güzel doğmadığı için. Hatta bazı günler güneşi görmediğim için.
Belki deniz, belki de martılar olmadığı için.
Belki duymadığımdan arabaların radyosundan gelen duygusal şarkıların sesini.
Belki de sokaklarda hiç kedi köpek olmadığından.
Üşüdüğümden belki. Hatta belki de kömür sobası olmadığından.
Belki yediğim domatlar tarla olmadığı için.
Belki meyveler tatsız diye. Belki Türk Kahvesi içimi ısıtmadığı için.
Gözlerinin kahvesi buradaki insanların renkli gözlerinde yok diye belki. Belki o renkli gözlerin içi seninkiler gibi gülmediği için.
İnanır mısın bende unuttum yazmayı.
Unutmama rağmen yazdım, aşka doymadığım için...

Doyulacak bir şey değil demiştim ama bu kadar da aç kalmasaydım iyiydi…

13 Haziran 2016 Pazartesi

Afiyet Olsun

Gülüyoruz yine ellerimizde gül olmadan.
Çiçek toprakta güzel. Acaba sana aldığım kaç çiçek kaç kuruşa kesildi dalından? Vazoya bile
koymadığından, söyle kaç gün yaşadı?
Gülleri soldurduk biz. Ah aldık çiçeklerden.
Hatırlamıyorum artık "Bitmeyecek" dediğin sevginin kaç gün içinde kaldığını. Vazoya koysan
sevgini, acaba bir kaç gün daha dayanır mıydı?
Gülüyoruz yine ayrı yerlerde aynı zamanda ama ellerimiz bir olmadan. Yaz sıcağında bile içim soğur biraz.
Yedin bitirdin çünkü bir anda sevgimizi.
Kalktım bende sofradan.
Ama aşka doymadan…

Aslında aşk, doyulacak bir şey değil.

12 Haziran 2016 Pazar

Önsöz

"Alo" dedi sadece: 3 harf, 1 kelime. Çok uzun zamandır duymamıştım sesini. Durdum. Hiç bir şey diyemedim. Oysa aramadan önce defalarca düşünmüş, ne diyeceğimi, neler söyleyeceğimi onlarca kez içimden tekrar etmiştim. Sustum. "Alo?" dedi tekrar. Yine 3 harf, 1 kelime. Belki sonunda bir soru işareti: Hepsi bu kadar. O bir şey anlatmak istemedi ama ben çok şey anladım. Tüm güzel anılar geçti gözlerimin önünden saliselerce. İnanır mısın, bir saniyeye yüzlerce anı sığdırdım. Telefonu
kapattı. O unutulmaz anları bir anda tekrar yaşayıp mutluluğa erişmişken doldu gözlerim. Öylece kaldım. Sonrası sırf sesini duydum diye biraz avuntu, biraz da hüzün...

Çok Aynıyız, ayrılıkların "Çok farklıyız" klişesine inat, insanca duyguların; sevinçlerin-hüzünlerin, sadece bizim yaşadığımızı düşündüğümüz, bize özel sandığımız ama aslında hepimizin yaşadığı anlarla dolu, duygu yüklü bir kitap: İnsanlığımızı hatırlatan ve bizi anlatan. Kış aylarında içinizi ısıtması, yaz aylarında içinize su serpmesi dileklerimle…

Not: Yaz-kış fark etmeksizin bir fincan kahve ile birlikte tüketilmesi tavsiye edilir.