22 Temmuz 2016 Cuma

Uyku

Sevdiğiniz biri başınızı okşadığında tatlı bir uyku bastırmaz mı sizi de? Hele ki bir de kucağına yatmışsanız... O tatlı uykuya salabildiniz mi kendinizi hiç? Yanınızda sizi sizden çok seven birinin varlığını bilerek huzurla uyumak: Teninin sıcaklığını iliklerinize kadar hissederek üşümeden, ürpermeden, güvende hissederek uyumak. İşte bu “gerçekten uyumak”tır.
Gerçekten uyuyamıyoruz birçoğumuz uzun zamandır... Uykularımızın kaçması da bundandır.
Yorgunluktan beynin kendisini kapatıp daldığımız uyku “gerçekten uyumak” dediğim şey ile bir midir? Ya da telefonun alarmı veya ailemizin bir ferdinin "kalk artık" demesiyle uyandırılmakla tatlı bir öpücük arasında 'güne güzel başlamak' diye dağlar kadar bir fark yok mudur?
Her şeyi geçelim: Hepimiz bunu isterken olmuyorsa çok mu şey istiyoruz yoksa birbirimizin olmayı birbirimize çok mu görüyoruz? Herkese iyi uykular... Umarım bir gün hepimiz için sadece iyi değil, gerçek uykular da olur: Mutlu ve huzurlu...

O bir gün buraya gelecek!

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Mola

Bazen iyi bir şeyler yapmaya çalıştıkça hep kötü sonuçlar alırsın ya. Hiç bir şey yapmasaymışsın daha iyi olacakmış gibi anlar olur hani. Ne berbat bir duygudur bu. Bataklık gibi uğraştıkça dibe bat dur.
Hiç uğraşmayayım diyorum, öyle de olmuyor… Bir soluklanmalık mola vermeli böyle zamanlarda hayata. Uğraşlardan kendime ayıramadığım zamana sahip çıkmalıyım artık. Yine sinemaya gitmeliyim, daha fazla kitap okumalıyım, daha çok kahve içmeliyim. Bunlar benim kafa dinleme zamanlarım…
Ve kafa dinleme zamanlarımızı ancak biz feda edebiliriz, kimse elimden alamaz. Ben feda ettiğimde kendime çok kızıyorum. Çok çabuk kendimden vazgeçiyorum diye. Seviyorum dediğim her insanı kendimden çok düşünüyorum. Düşündüğüm insanların düşüncesizliğini gördükçe deliye dönüyorum. Sonra “Sanırım bir yerde hata yapıyorum” diye düşünüyor, bunu tekrar tekrar düşündükçe de yoruluyorum. Hiç bir şeye değmeyecek kadar yoruluyorum.
Uyuyamıyorum sonra. Yastığa başımı koyduğumda kafamın içi kazan gibi. Yine sabahı ettik…
Bu sabah her şeyin güzel olacağı umuduyla güneşli bir güne selam duruyorum…

Umut güzel şey…

19 Temmuz 2016 Salı

Atla

Bence en büyük zaafımız bakışlar. Bir çift gözün gözlerimize değdiği anda kalbimize ulaşması için çaba göstermemesi gerek. Çaba göstermeden bunu başardığında sevebiliyoruz.
Birçok güzel gözden çektiğimiz acılardan kaynaklı kalkanlarımız var. Benim kalkanlarım çok sert, çok korumacı. Ben gözlerde bir iyilik, bir masumiyet arıyorum. Aradığımı bulamadığım kişi arkadaşım olamaz. Dünyanın en zeki, en yetenekli veya en yakışıklı arkadaşına ihtiyacım yok. Benim dürüst, bana zararı dokunmayacak arkadaşlara ihtiyacım var ve ne mutlu bana ki onlar da yanımdalar. Peki ya sevgili?
Bu kendime yönelttiğim ağır bir soru. Bilmiyorum ne zamandır sevgilim olmadığını. Hesaplamadım, hesaplamam da. Ama neden olmadığını biliyorum. Engelli parkurda koşmaya hazır olmadığım için. Dizlerim düşüp kalkmaktan o kadar tarumar oldu ki koşamam artık. Yaralar dikiş tutmazken bu mümkün değil. Engelleri kaldıracak biri varsa eğer 1.000 metre değil 10.000 koşmaya razıyım. Öleceğimi bilsem de koşarım. El ele tutuşup koşacaksak mesafeler de sonuç da fark etmemeli.
Şimdilerde sabahları elimde kahve ile yavaşça uzun yollar yürüyorum, tek başıma. Kahve uykumu açıyor, gidip bir çikolata alıyorum mutlu oluyorum. Yürüyüş sonunda güzel bir kahvaltı, şükür karnımda doydu. Ama bir eksik var. Yettiremediğim bir şey: Markette ya da kahvaltı salonunda olmayan, ruhumun açlığını dindirecek bir şey. Sevme isteği.
Ben çok seviyorum sevmeyi. Karşılıksız hiç bir şey beklemeden sevmek. Ama bir süre sonra insanoğlunun çıkarcılığı ve fesatlığı zihnimi sarıyor: "Ben seviyorsam o da sevsin!" diyor. İşte burada, karın ağrısının başladığı yerdeyiz. Gözlerinde aradığımdan fazlasını bulduğum ve elini tutup hissetmek istediğim nokta uçurumun kenarı:
"Acaba o da bunu isteyecek mi?" korkusu. Bu uçurumdan atlamaya cesaretiniz varsa eğer atlayabilirsiniz. Ben artık boşluğa bırakamıyorum kendimi. Malum dizlerim... Ama aşağıda bir boşluk değil de deniz görürsem atlarım. Gözlerinde denizi gördüysem atlarım, gerekirse çakılayım, canı sağ olsun. Şimdiler de tek bir sorum var:
Elimi tutup benimle atlar mı ki?

Atlarsa benimdir, atlamazsa hiç benim olmamıştır.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Durak

Şimdi malum ilk adımı erkek atar kuralı bir şekilde içimize işlediği için benden hoşlananlar bana gelip benden hoşlandığını açık açık söylemiyor. Hareketleriyle falan belli edeyim dese, ben öküzüm anlamıyorum. Anlasam da ister miyim bilmiyorum.
Gerçi benim de hoşuma giden kızlar var elbette ama ben birini seviyorum ve bu yüzden bu konuları hoşlandığım o kızlarla hiç konuşmuyorum.
Benim sevdiğim de beni sevmeyince... Tanıdık geldi mi? Tabii aralarda denediğim kişiler oluyor ancak genelde uyum sağlanamıyor, frekanslar tutmuyor.
Oysa bana her şeyi unutturacak, mutlu edecek birine elbette ki çok ihtiyacım var. Ama ben geçmişe takılı kaldığım için ileriye gidemiyorum. Takılı kaldığım o yolda sadece sevdiğim yerimi biliyor ve o da dönüp beni almayınca oturup bekliyorum işte. Belki biri beni öylece otururken bulup mutluluğa giden yola sokar diye bekliyorum.
Yol üstünde beklediğim "Aşk'ın Durağı"na sevilesi biri uğramamışsa suç benim mi yani...

Otobüs biletleri de pahalılaştı…

17 Temmuz 2016 Pazar

Ağlayamamak

Çok korkuyorum bir daha sevemezsem diye. Ödüm kopuyor, uykularım kaçmaya son sürat devam ederken.
Havalar henüz fena değil ama bazen yel esiyor üşüyorum. Bugün yeni bir ceket alma gereksinimi duydum. Buz kesti kollarım resmen. Isınma ihtiyacını iliklerime kadar hissettim. Dışımı örterim diyorum da içimi kim ısıtacak şimdi?
Ne kadar uzun zaman geçti gözlerimden iki damla sıcak yaş yüzüme süzülmeyeli? Ağlamak hiç özlenir mi? Ben özledim. Keyfim o kadar yerinde ki ağlayamıyorum. Şaka falan değil keyfim harbiden çok yerinde. Dünya ortadan ikiye yarılsa umurumda değil. Yine gülerim. “Bak dünya birdi iki oldu fena mı” derim. Her şeye olumlu tarafından bakıyor gözlerim.
Bir kız görüyorum bazen… “Aha!” diyorum. “Bıldırcın!” Yaşı kaç olursa olsun hayatın tokadını yememiş taptaze. “Olum sen bu kız için çok yaşlısın” diyorum kendime. Doğum tarihimiz ya aynı ya da benim birkaç geçkin. Yirmili yaşlarda yaşlanılır mı? Üstelik bedenim capcanlı ve enerji doluyken!
“Pilim bitmiş bakkal amca iki kalem pil ver” diyorum. “Bakkal değil market kardeşim burası” diyor. Yahu versene kalem pillerimi! Yapı marketten minicik ampullerden buldum. İki pili bantlayıp o ufacık ampule ışık vereceğim. Zifiri karanlıkta sokağa çıkacağım onunla. Ampulcüğüme diyeceğim ki “Bak sen karanlığı aydınlatıyorsun şu ufacık halinle. Ben aslında senim. Koca dünyada karanlığı aydınlatmaya çalışan minicik bir ampul”. Sonra beriki çıkıp “Kardeş o bizim logomuz sen kendine başka slogan bul” diyecek. Ne demek bizim logomuz. Ampulü Edison bulmadı mı? O da mı yalan?
Yalanlar ve yanlışlar içinde tek doğru olduğu an bittin. Lisede bir sınavdan 100 üzerinden 05 almıştım. 20 soru vardı birini doğru yapmışım. Bitmiştim. Tek doğru yetmiyor yani. “Yalan bunun neresinde?” dersen… Annem kaç aldın diye sorduğunda, “5 aldım anne” demiştim. Sevindi kadıncağız. Belki yalan değil ama yanlış işte… Çok mutluyum. Anneme “5 aldım” dediğimde ne kadar mutlu olduysa o kadar mutluyum. Belki yalan bir mutluluk değil ama yanlış bir mutluluk. En azından olması gerekenden 45-50 puan eksik. Sahi lisede geçme notu 50 mi 55 mi ne olmuş. Ben lisedeyken böyle bir kural getirilse çok üzülürdüm. Getirilmedi. Bak şimdi ne kadar mutluyum. Ama dediğim gibi, biraz eksik…
Dostlarla çay içmek iyi de, sevgiliyle bir kahve eksik mesela. Şekersiz içtiğim filtre kahvenin karşımda gülen bir çift göz yokken hiç tadı yok ki. Vallahi soğudum kahve içmekten. Birlikte onca kahve içmişken, şimdi sap başına kahve mi içilir?
Sınava girerken yanağıma konan bir “Başarılar” öpücüğü eksik mesela. Not ortalamama baktım, akademik başarı yok. Başarılar öpücüğü olmadan sınava mı girilir?
Eldivenimin teki eksik mesela. Bunun senle çok alakası yok. Ben kaybettim. Ama elimi ısıtacak bir çift el…
Neyse boş ver, bugün hava çok güzel. Ama yarın yağmurlu. Gözlerimden akamayan yaş, yine göklerden yağacak…
Beni alacak kızı uyarıyorum. Fırında yemek pişirmeyi bilmiyorsa, almasın. Elleri narin olmakla beraber yanmayı da bilmeli. Kalbimi metrelerce alüminyum folyoyla kapladım ben. Açtığında yanacak… Korkmasın. Öperim geçer. Biz çocukken öğrenmedik mi “Uf oldu” diyip minik ellerimizi öptürmeyi? Sevsin beni. Çocuk gibi sevsin. Ağlasın bazen. Saklamasın. Birlikte sarılıp ağlayalım. Çok mutluyum ben! Ve ağlamayı çok özledim…

Acının karşıtı tatlı değil mutlu olmalı. Çikolataya da tatlı demeyelim, mutlu diyelim.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Papatya

Nerede kalmıştık? Bıraktığın yerde, aşksız kalmıştık sanırım.
Yine soğuklar geldi. Hava genelde kapalı, yağmur yağıyor. Hapşırmamın ardından mendil uzatan, “Al aşkım.” diyen de yok şimdi. İki kıştır geceleri polar battaniyeme sarılır oldum. Eldiven takmıyordum ya ellerini tutmak için... Bugünlerde güzel bir eldiven arıyorum kendime. Ne de olsa bu kış da boşta kalacak tutmak için uzattığım elim…
“Hala seviyor musun?” dersen, yok hayır. Ama başkasını da sevemedim. “Peki, özlüyor musun?” dersen; seni değil, hissettiğim o güzel duyguları özlüyorum. Yeniden gülü sevip dikenine katlanasım da yoktu açıkçası, bu yüzden uzun süredir bir ilişkide dikiş tutturamadım sanırım. Anlayacağın ben gül değil papatya istiyorum.
Kış, papatyanın mevsimi değil. Serasından bulamadım ona yanıyorum. Ama korkmuyorum bahar gelecek yakında. Her yanımı yine sarar papatyalar. Seviyor, sevmiyor diye koparmam asla. İki papatya arasında oturur, bir aşk dilerim…

Bazen dilemekle olmuyor ama olsun.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Bir Bakıma

Bir bakıma iyi oldu ayrıldığımız.
Yanında mutluydum falan alışkın olmadığım şeyler, hep farklı hissediyordum zaten.
Zaman su gibi akıp gidiyordu ben daha ne olduğunu anlamadan. Yaşlanacaktık bir anda. İyi oldu.
Tüm dertleri çok da dert etmeden atlatacaktık. Yastığa başımızı koyduğumuzda,
içimizde sıkıntı hissetmeyecektik. Yavaş yavaş kırışıklar çıkmaya başlayan yüzümüzden gülümsemeler eksik olmayacaktı. Belki ayrılmasak, sırf öylece dalıp birbirimize bakışlarımız, toplasan aylar sürecekti: Ömrümüzden ömür yiyecektik. Tabii iyi oldu.
Dostların bir işi çıktığında, herkes bir yere gittiğinde, yanımızda kimse olmadığında ve birine ihtiyaç duyduğumuzda hemen arayıp buluşacaktık.
Bu kötü duyguyu hissedemeyecektik iliklerimize kadar. Kötüyü hissedemezsek, iyiyi nasıl ayırt edecektik? İyi oldu.
"Yalnız kalmak istiyorum bugün." dediğin günler vardı. Oturup tek başına dinlenmek isterdin.
Ayrı evlerde olsak da seninle oturup dinlenirdim bende senden habersiz, yalnız kalmana izin veremezdim, sadece benden bıkma diye tektin.
Açıkçası hala teksin. Yalnız mısın bilmiyorum ama. Sen yalnız olma. Sıkıntılarında olmasın mümkünse. Gerçi hiç sıkıntın olmazsa da sıkılırsın.
Az bir şey sıkıntın olsun o zaman, gerisini benim köşede duran dosyaların üzerine bırak. Ben bir ara
onları da hallederim.
Bir bakıma iyi oldu ayrıldığımız. "İyi ki tanımışım." diyemezdim yoksa ardından. Malum, "İyi ki seni tanıdım." klişe, prim yapmıyor o kadar.
Yapsa... Sanırım çıkmazdın hayatımdan.
İyi. Senin için genelleme yaptığımı düşünebilecek kadar özeldin sen benim için. "Ne saçmalıyorsun." derdim yoksa. Oysa sen ayrılmak isterken bile özeldin. Olmamı istediğin adam da olabilirdim çaktırmadan. Ama o zaman "sahte ben"i severdin.
İyi oldu iyi. Kısa da olsa gerçekten sevildiğimiz bir ilişkimiz oldu bak. Ayrılığımız tertemiz. Gözyaşı yok, of puf yok. Ne güzel iş çıkardık. Geçen bir arkadaşa anlattım bunu. Baktım yüzü değişti. "N’oldu?" diye sordum. "İçime sinmedi. Osurmadan s*çmışsınız." dedi. Gülsem mi üzülsem mi bilemedim...
Bir bakıma iyi oldu ayrıldığımız. İçim kıpır kıpır gelirdim yanına. Senin içinde de hep tatlı bir telaş vardı. Yoruyordu bizi bunlar hep. Hele gülmek: Çenemizin, yanaklarımızın alışkın olduğu bir eylem değildi. Biz, sahte olmasa da acı gülümseyişlerin ya da ufak sırıtışların insanlarıydık.
En iyi de ne oldu biliyor musun? Alışkanlık olmadık. Hızlı sevdik hızlı bitirdik. Hatta o kadardı ki, sanırsın tavla oynadık. Evet evet. Biz bildiğin tavla oynadık. Mutlu mesut oturduk masaya, iki muhabbetin belini kırdık. Kahveler geldi gitti, çaylar falan içildi. Araya bir yemek bile sıkıştırdık. Sonra açık vermene karşılık, al bakalım sana bir kırık.
Kızdın sen tabii, biraz bozuldun. Kazandım sandım ama aslında mars oldum.
Yine de her şeye rağmen iyi oldu ayrıldığımız. Huzurluydum o ara. Düşünebiliyor musun? Kim bulmuş huzuru ki ben huzur doluyum?!
Herkes huzursuzken benim çok huzurlu olmam...
Olmaz yahu, insanlara çok ayıp. İyi oldu iyi. Biz iyi ki ayrıldık...

Bir bakıma da kötü oldu.