31 Ağustos 2016 Çarşamba

Küçük Bir Not

Bu blogda yapılan paylaşımların tamamı arşivden. Daha önce herhangi bir sosyal medya kanalında paylaştığım daha sonra bilgisayar hafızasına kopya aldığım yazılar.
Metinlerin yaşı sekiz yıl ila altı ay arasında değişiyor. Burada yedi buçuk yıllık uzun bir zaman aralığından bahsediyoruz.
Paylaşım sıraları yazıldıkları zamana göre değil, arka arkaya okunduğunda birbirinden çok kopuk olmayacak şekilde.
Blog haricindeki sosyal medya paylaşımlarımı da genellikle notlar kısmına yazılmasından bir süre geçince yaparım. Bu sayede bir süre geçtikten sonra paylaşmamda bir sakınca var mı yok mu sakin kafa ile irdeler ve kime ne için yazıldığı tahminlerinden sıyrılırım.
Yazılanlar hakkında sorulan hiç bir soruyu cevapsız bırakmadım. Merak edip de soranlar, hali hazırda her şeyi cevapladığım için okuduklarında anlıyorlar.
Merak etmeyip üstüne her gün başka birini düşünerek yazdığımı zannedenleri de mantık çerçevesinde düşünmeye davet ediyorum:
Yüksek tempolu; dışarıda hafta içi her gün okul, haftanın dört günü etkinlik olan bir hayatım var.  Evde ise her gün gece yarısına kadar (belki biraz geçe) benim ya da ev arkadaşlarımın ağırladığı misafirler var. Okul sabah başladığı için de gece çok geç yatmamam gerek.
Hangi boşlukta farklı kişileri düşünüp yazmam mümkün?
Belki blog günü gününe tutulmalı ama ben yıkıldığında başkasına zararı olmayan kuralları önemsemedim hiç ve günü gününe tutma olayı da bir zorunluluk değil.
Durumumu bilmiyorsan, söyledim işte.
Kızgınım sanma, değilim, hiç kızmadım ki.
Bu arada ev arkadaşlarım Fransız. Ben her Fransız gördüğümde eski sevgilini hatırlıyorum; eski mutluluğuna hala seviniyorum ama içimde bir şeyler "cız" etmiyor da değil. En kötüsü de bu "cız"ın nedenini bilmiyorum ben, unuttum. Belki ömrümün sonuna kadar böyle gidecek bu Fransız olayı. Merak etme üzülmüyorum, sanırım üzülmeyi de unuttum.
Bu sefer ki günü gününe paylaşım. Bu arada bir ilk, tebrikler:

Sonunda hakkımda kötü de olsa bir şeyler yazmışsındır belki, ne dersin? 

30 Ağustos 2016 Salı

İkimiz

Her gün alarmımın çaldığı saat 04.00, penceremden güneşten gelen tek bir ışıltı bile girmezken, ben yataktan kalkıyorum. Koridora sokaktan gelen loş lamba ışığı rehberliğinde giriyorum banyoya. Soğuk ve kısa bir duş açmakta zorluk çektiğim gözlerimi aralıyor, sonra bornozumu giyip dişlerimi fırçalıyorum. Odama gidip giyiniyorum, parfümümü sıkıyorum ve dışarı atıyorum kendimi.
Saat 4.30, 6'da varmam gereken yer Atakent. İşin kötü yanı bu saatte oturduğum yerden Atakent'e vasıta yok: Yürümek zorundayım. Yolda fırından yeni çıkmış unlu mamul kokusunu takip edip, 2 patatesli poğaça ve bir şeftali suyunu dâhil ediyorum yolculuğuma. Yürüyorum… Sokaklar bomboş hiç kimse yok, sessiz ama ürpertici değil; kuş sesleri geliyor kulağıma mutlu ve huzurlu hissediyorum. Sahile çıktığımda denizden gelen o ferahlatan esinti de eşlik ediyor bana: Sanki ihtiyacım olan her şey yanımda gibi hissediyorum. Sahil kenarından yürümeye devam ediyorum varacağım yere ve sonunda sanki yola yeni çıkmış kadar dinç bir şekilde geliyorum varış noktasına. Penceresinin hemen karşısındaki kaldırıma oturup uyanmasını bekliyorum…
Önce alarmın sesi geliyor, ardından kapatacağım diye rastgele elini savurarak telefonu yere düşürdüğünü anlatan o tok, sert plastik sesi. Kısa bir süre sonra odasının ışığı açılıyor, kalın beyaz perdesi açık bir sarı renge bürünüyor hemen. Yarım saate dışarı çıkacak. Acaba ondan başka bir kız uyandıktan yarım saat sonra hazırlanıp dışarı çıkabilir ve buna rağmen onun kadar güzel olabilir mi? Aklımda sabah erken kalkmanın verdiği bu anlamsız sorularla biraz ötedeki durağa gidiyorum. Çok geçmeden duraktaki yerini alıyor. Gülümseyerek "Günaydın" diyorum, o da gülümsüyor, "Sana da günaydın" diye karşılık veriyor. Aynı otobüste okula gidiyoruz. Uzak koltuklarda, bakışmadan, konuşmadan… Bu durum beraber vakit geçirmekten sayılır mı bilmem ama yanında vakit çok güzel geçiyor.
Bu anların defalarca yaşanmasının ardından "Sen nerede oturuyorsun?" diye sormadı hiç. Belki de o sormadan ben söylemeliydim. Biz, gerçekten biz olurduk belki…

İkimiz hiç biz olmadık, ne yazık…

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Türkü

Biz seninle sana haber vermeden her gece sözleşip buluşuyoruz rüyalarımda. Gece uyanmalarımın sayısı yok artık. Yarım saatte bir uyanıp geri yatıyorum seni tekrar görme umuduyla. Ama maalesef sen her gece sadece bir kere geliyorsun. Uyanmamın nedeni, aklımın ruhuma tesellisi aslında:
Çünkü insanlar sadece rüya görürken uyanırlarsa o rüyayı hatırlarlar. Aklım adeta "Bak ben sizi görüştürüyorum sen canını sıkma." diyor. O kadar gerçeksin ki rüyalarımda ve gerçekte bana bir rüya kadar uzaksın ki, bilinçaltıma teşekkür ediyorum bizi buluşturduğu için.
Bu gece yüzüne düşen birkaç tutam saçını aldım dikkatlice yüzünden, kulağının arkasına attım. Zaten yüzünü çok az görüyorum bari saçın düşmesin yüzüne.
Konuşurken karşımdakini muhabbete katabilen ben, seni muhabbete katamadım bugün üzgünüm; gözlerine bakarken aptala döndüm, konuşamadım çünkü. Rüyalar çok uzun gelse de sadece birkaç saniye sürer ya, ben o anlarda konuşmak yerine hemen önünde durup gözlerine bakmayı tercih ediyorum:
O birkaç saniyelik mutluluğu zirvede yaşamak için. Bu arada seni bilmeyenler var ya da başkalarıyla karıştıran, hatta sen bile benim seni kafayı sıyıracak kadar sevdiğimin farkında değilsin. Canın sağ olsun ben sen gör diye değil benim içim rahat olsun diye yazıyorum:
Türküleri sevmezdim düne kadar hatta duymaya tahammülüm olmazdı. Artık dinliyorum o şarkıların bazılarını, sırf adları türkü diye.
Bir de içime en çok işleyen şarkı var Gökhan Türkmen'den, sende seversin Gökhan Türkmen'i hani o güzel sesiyle söylüyor ya “Yeter, demek yetmez ki bazen; ah içimde bir öykü ağıtlarla biter. Gülen yüzüne taptığım bir sen; ah içimdeki türkü dudaktan kalbe düşer.”

Rüyamdaki senle içimdeki seni aldattığıma üzüldüğümü bilsen, gerçekteki sen ne derdin acaba?

28 Ağustos 2016 Pazar

Hoşça kal

Aynı yıldıza bakma ihtimalimizi düşünüp yıldız aradım gökte. Yoktu. Hava kapalı bu gece. Ve yıldızlar seni bana hatırlatmamak üzere anlaşmışlarsa bile başaralı olamadılar.
Biliyor musun diye başlayacak bir cümle kurardım sana ama zaten bilsen anlatmazdım. İçimden geçenler sanki birçok bulut ve çok sessiz derinlerim. Yarın yağmur yağacak: Sağanak. Fırtına öncesi sessizliğim şimdi uyurken dinlediğin o hoş boşluk. Ve sanki bir çığlık duyar gibi uyanacaksın sabah. Korkma geçecek. O çığlık çok uzaktan, penceremden gelecek.
Biliyor musun? Bildiklerimi bilsen insanlığını unuturdun aynaya bakarken. Makyaj yapmazdın. Bilmeden ne kadar dil döksem anlatamazdım yataktan çıktığın halinin daha güzel olduğunu. Dışarı çıkarken geri geri giderdi ayakların. Ve en önemlisi yine sevmezdin. İnsan hep sevemiyor çok sevilirken.
Güneş de geç doğuyor burada biraz. Oturup izleyemiyorum. Ve o kadar uzaktasın ki şimdi, hatırlasam da, hissedemiyorum…

Gitme kal demedim sana hiç. Şimdi diyorum: Gitme, kal! Çünkü artık ben gittim. Eh, bari hoşça kal...

25 Ağustos 2016 Perşembe

Sonbahar Yolcusu

Yağmur yağdı bugün çocuk gibi sevindim. Üstümü çıkartıp kuytu bir köşede ıslandım biraz. Gülümsedim. Çok küçük bir çocukken de yapardım bunu. Annem bana çok kızardı, sen dünyaya yeni gelmişken…
Bugün toprağın mis kokusunu içime çektim.
Bugün pis asfalt yıkandı.
Bugün kaldırımlar daha temiz.
Bugün çıplak omuzlarımdan toprağa aktın.
Bugün bende daha azsın, toprakta daha çok.
Bugün bir sonbahar günü ve sen sonbahar yolcusu…
Sana bir diyeceğim var:
Bizde gidenin arkasından su dökülür tez dönsün diye;
Kovayla su az geldi, bulutları yağdırdım...

Unutuyorum seni bazen. Sonra bir ağaçtan bir yaprak düşüyor, hatırlıyorum. Sonbahar yolcusunu sevmek böyle bir şey…

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Makyaj Malzemesi

Hayatta makyaj malzemesi olmak varmış...
İnsan olmak zor. Gerçekten zor. Malum, her insan gibi görünen tam olarak insan da değil. Bunların arasında insan olarak kalmaya çalışmaksa gerçekten yorucu.
Bazen nasıl daha kolay olurdu diye düşünüyorum. Bugün de düşündüm. Sonra ne zaman bir şey düşünsem başıma geldiği gibi yine sen geldin aklıma:
Sabah kalkıp makyaj yapman geldi önce. Hiç sevmezdim sevdiğim yüzüne makyaj ile kamuflaj yapmanı. Odandaki tonla makyaj malzemesi geldi. "Ulan bunlar nereden aklıma geldi ki şimdi?" derken... Bingo!
İki düşünceyi birleştirdim: Ben makyaj malzemelerin olsam çok daha kolay olurdu yaşamak. Her sabah kalkıp kendine makyaj yaptığını zannederken aslında kendinle değil benimle ilgilenirdin. Ruj olur dudaklarında kalırdım mesela, allık olur yanaklarını öperdim.
En çok da göz kalemin olmayı isterdim. Düşünsene! Bütün gün gözünün önünde olduğumu ve gözlerine baktığımı! Göz kalemin olsam en kötü ihtimal ne olabilir ki diye düşünüyorum...
En kötü beraber ağlardık! O bile ayrı olmaktan iyi: Her damlayla yanağını okşar, ellerine düşerdim güzel yüzünden. Sonra silerdin beni... Ama inan üzülmezdim. Ertesi sabah görüşmek üzere vedalaşırdık çünkü. "Benimle ağladı ama biraz da yalnız kalmaya ihtiyacı var." derdim. Bak en kötüsü bile kötü değil sensizlikten.
Hem bazen sen kalemini silmeyi unutursun. O zaman uyurken izlerim seni. Deli yatarsın sen. Gülümserim. Peki ya üstün açılırsa gece? Göz kalemiyim, örtemem! Gerçi şimdilerde insan halimle de örtemiyorum ya...
İyi uykular yine uyuyamadım ben...

Yorganına bana sarılmadığın kadar sıkı sarıl. Terk etmene katlanabilirim, hasta olmana asla…

21 Ağustos 2016 Pazar

Rica

Gün doğsun yüzüne. Sıcaktan sıkılırsan rüzgâr essin efil efil. Üşürsen sarıl bana. Doğru yanlış diye düşünme hiç. Boşuna yorma kendini. Yol bitmeden nereye geldiğini bilemezsin. Her adımda da durup arkana bakma. Arkana bakarken yanındakini göremezsin. Uzak dursun senden aynalar. "Güzel miyim?" diye bir kaygın olmasın artık.
 Gözlerim seni gördükçe güzelsin.
Karşılıklı olamayacaksa sevgiler, gönül bir laf dinlesin; artık bitsin.
Hayal olamayacak kadar gerçeksin. Gerçek olamayacak kadar hayal.
Masum göründüğün kadar şeytan olursan eğer, sonu mutlu bitmeyecek göreceksin.
Gün doğsun çiçek açsın yüzüne.
Keyfimin yerinde olduğu kadar mutlu ol, mutsuz olduğum kadar da keyifli.
Tek bir ricam olacak:
Her sonun mutlu bitsin...

Ek bir rica: Beni sev.

19 Ağustos 2016 Cuma

Sıkılıyorum

Çok sıkılıyorum bazen geceleri uyuyamamaktan. Sessizliğin gürültüsünü duyuyorum artık. Başım ağrıyor. Gözlerim bulanık görüyor okumaktan. Ateşim çıkıyor. Soğuk havayı sırtıma alıp soğuk suyun altına yatıyorum yatağım yerine. Uyumamışken uyanıyorum. Bir kaç fincan kahveyle yürüyüp, bir kaç bardak çayla oturup devam ediyorum günlere. Ertesi öğlene iki saatlik bir şekerleme yetiyor ve yine gece olduğunda çok sıkılıyorum.
Sıkılıyorum, yorgun olmaktan.
Sıkılıyorum, yarım kalmaktan.
Sıkılıyorum, anlatamadıklarından.
Sıkılıyorum, anlatamadıklarımdan.
Sıkılıyorum, sevgisizlikten.
Kısacası ben çok sıkılıyorum,  sensizlikten...


Bir gün sıkılmaktan sıkılırsam belki sıkılmam.

16 Ağustos 2016 Salı

Sorular

Sevmek hayat sınavının çözümü en zor sorusu olmalı.
Sen onu düşünüp onu yazarken, onun bir başkasını düşünüp bir başkasını yazması...
Sen onu düşünmekten uyuyamazken onun uykuda olması ve senin o uykusuz kalmadığı için mutlu olman...
Ve en ilginci tüm bunlar yaşanırken bir başkasının seni düşünmekten uyuyamaması...
Hatta senin uyuduğunu düşünüp sen uykusuz kalmadığın için mutlu olması...
Çok denklemli karmaşık ve ucu açık sorularla doluyken kalplerimiz, aklımız bazen bize çare bulamıyor. En iyisi biraz nefes alıp zamana bırakmak olmalı. Biz nefes aldıkça zaman akmaya devam edecek. Nefes almasak da edecek ama öldüğümüzde zaman bizim için ne soru olacak ne de çözüm. Bu durumda en iyisi ölmek midir?
Peki, sevgisiz yaşamak bir yaşam mı? Değilse ve biz bir ölüysek nasıl yaşıyoruz?
Yaşayan birinin ölümüne birileri üzülürken bir ölünün ölümüne kim üzülür?
İnsanların birini sevdiğini anlaması ya da anlatması için o kişinin ölümümü beklenmeli?
Sevgisiz ve ilgisiz bir çiçek bile yaşayamazken bir insan ne kadar dayanır?
Sevdiğimiz tarafından sevilemiyorsak ya da bizi seveni biz istemiyorsak biz insan mıyız?
Yoksa sadece saksısından suyu eksilmeyen bir çiçek mi?
Suyu elimize getiren yoksa kendimiz içtiğimize göre kendimizi sadece biz mi seviyoruz?
Kendi kendimizi sevmek bizi ne kadar ayakta tutar?
Tutmadığı zaman uyur ve ertesi gün yeniden başlarız: Bazen erkenden bir "Günaydın", bazen de daha geç bir "Napıyosun?" mesajıyla...

Çok düşünmeyin hep beraber kafayı sıyırmayalım.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Sinema

Aslında sinemalar da duygusuz biraz…
Bunu ilk sinemaya yalnız gittiğimde fark etmiştim. Yer seçiminde daha önceden ayırtılmış yerler ile aramda bir boşluk bırakamayacağım söylendiğinde tekrar aklıma geldi:
Yalnızlar, yalnız olmayanların yanında, yalnız olarak oturmaya mahkûmdu.
Hele ki bir arkadaş grubunun yanına değil de çiftin yanına denk geldiyseniz… Aman, zehir oldu film.
Bir de aşk filmiyse bittiniz; sarılıp ağlarken çiftler, boş gözlerle perdeye bakarsınız. Sahi ağlamayalı kaç zaman oldu?
Sinemayı en önden izlemeyi çoğunluğun aksine severim ben. Tabii perde mesafesi yeterliyse.
Senden C sırasını istemiştim.
Ödeme mi? Öğrenciyim. İnsan kaç yaşında olursa olsun öğrenciliğin getirdiği nimetlerden kendini alıkoyamıyor. Bir iki lira değil söz konusu olan, öğrenciliğin getirdiği üç kuruşluk avantajları değerlendirmek. Okumak çok zorlu bir işken, kimse pek umursamıyor çünkü seni. Türkiye birincisi bile olsan, illa ki Oxford'da okuyan bir komşu kızı, teyze oğlu falan çıkıyor; başına kakıyorlar.
Kaç kişi mi? Gördüğün gibi tekim. Tek olmaktan da memnunum aslında. Ya da buna memnuniyet değil de alışmışlık diyelim. Mühim olan bir çiftken tek hissetmemek. İşte çiftken tek hissedersen vay haline. Bunun alışılacak bir yanı yok çünkü. Tarifsiz hüzne alışılabilmesi için önce tarif edilmesi gerekmez mi?
Hayatın için bir bilet alacak olsam en önden kestirmezdim biletimi. Dev salonda arkalardan bir sıra, bir kıyak yapıp yanımdakilerle aramda bir boşluk bırakmama izin verirsen sevinirim. Kimseye belli etmeden, karanlıktan faydalanıp çaktırmadan, yavaş yavaş öne doğru ilerleyeceğim çünkü.
İlerlememe de izin verirsen. Vermezsen mi? Tarifsiz hüzün. Tarif edersen bir gün, onu da yazarım.

O gün hangi filme girdiğimi unuttum. Bunun nedeni film esnasında seni düşünmem olabilir.

7 Ağustos 2016 Pazar

Soğuk

Havalar bozuk gidiyormuş orada da.
İçinde bir şeylerin ters gittiğine dair hisler çoğalabilir.
Üzülme, kış geldi sadece. Çay ve kahve en çok bu mevsimde güzel.
Hatırla büyüklerinin evinde yanan kömür sobasını. İçin ısınır. Sana verdikleri mandalinanın kabuklarını koyardın sobanın üstüne. Ne güzel kokardı.
Gülümse, ihtiyacın olacak. Tekrar en içten kahkahalarını koy vereceğin günler yakın.
Kış olmazsa nasıl gelir ilkbahar?
Çok ısıtmasa da güneş doğuyor olduğun yerlerde. Güneşin doğduğu her yeni gün senin için bir umut var.
Belki sıkılırsın ben yokum şimdilik diye.
Haklısın, ben bensiz bir hayat düşünemiyorum. Sen yalnızsan bile tat al geçirdiğin her andan. Ben sensiz bir hayat düşünemiyorum.

Bazen düşünemediğimiz şeyler olur.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Yağmur

Elimde kapalı şemsiyemle yağmurda yürüdüm bugün.
Sen yağmuru çok seversin, ıslatsın beni istedim.
İyi davrandı yağmur, saçımı okşadı sakince. Ağırdır ellerim, karşılık veremedim narince...
Sağanak başlayınca yürürken seni düşledim. Hiç umudum yok geleceğine ama yine de belki dedim.
Tam o sırada bir arabanın beni çamurla yıkamasını izledim. Seni beklerken oldu ya, gülümsedim. Anladım o an, ben daha çoook beklerim...
Elimde kapalı şemsiyemle yağmurda yürüdüm bugün. Sağanak bitmek üzere ama sen içimde dinmedin.
Yağmur durdu... Söylenecek tek şey var:
Hoşça kal sevgilim...

Benle kalsan daha bir hoşça kalırsın sanki.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Umarım

Umarım bensiz mutlusundur sevgili.
Çünkü ben çok mutluyum sensiz.
Bir işe ya da bir yere yetişmek için uzaklaşmıyorum artık senden. Tuttuğum ellerini bırakmak zorunda kalmıyorum.
Yanımda nefes alıp verirken sen, gitmiyorum sen hariç binlerce kişinin nefes alıp verdiği ilçelere.
Çok az şey değişti sen gidince inan.
Gözlerinin yeşiline saatlerce bakmak yerine hırçın dağları seyrediyorum artık. Aynı huzuru buluyorum seyirlerimde.
Saçlarının kokusu yerine rüzgârı çekiyorum
içime engin denizden gelen. Aynı koku, aynı mutluluk.
Çünkü sen yanımda olmasan da varsın bunu biliyorum:
Biraz hırçın dağlarda, biraz engin denizlerde.

Ummak ile bilmek arasında fark var. Arada mesaj atsan diyorum...

2 Ağustos 2016 Salı

O

Ne güzel bir şey tanıdık bir yüzün yıllar sonra yine yanınızda gülebilmesi ve daha da güzeli o yüzün sahibinin yıllar geçse de özünden hiç bir şey kaybetmediğini görebilmeniz…
Yıllar boyunca defalarca yanlış arkadaşları, yanlış sevgilileri ve yanlış dostları seçip düşüp kalkmaktan yara bere içinde kalan dizlerimizin yara bandı bu kişiler.
Geçmişte yaptığınız onca yanlışın içindeki nadir doğru, karanlık sokağın sonunda ışıldayan lamba gibi. Uzun süre görüşmemenize rağmen yanında sanki dün berabermiş gibi rahatlık hissi; kendinizi anlatıp, paylaşmayacağından emin olarak sırlarınızı açabilmek; tüm tanıdığınız insanların içinde kendi kendinize "en sevdiklerimden" diyebilmek onun için; onsuz yaşamayı öğrendiğiniz ama o varken daha mutlu olduğunuz bir insan...
Ne güzeldir güneşli ve tatlı bir rüzgâr esen günde, yeşilin içinde ve masmavi gölün kıyısında, o hayallerdeki ahşap kulübenin sallanan sandalyesinde oturmaya değişmeyeceğiniz insan… Ne güzeldir...

Çift kişilik sallanan sandalye niye yok?

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Yatak

Çift kişilik yatağımızı balkondan aşağı attım bugün. İnanır mısın sokaktan geçen kimse bir şey demedi. Yaklaşık yarım saat yatağın akıbeti ne olacak diye izledim. Sonra bir eskici geldi, aldı götürdü.
O giderken sen biraz daha koptun içimden. Önce seni balkondan attım, sonra biraz da içimden attım anlayacağın.
Odaya gittim, baktım yatacak yerim yok…
Neden benim yatacak yerim yok diyip, aradım bir ranza sipariş ettim. Geldiler bir güzel kurdular. Üst katında ben yatıyorum, alt katını da kitaplarımla doldurdum. Hani olur da geri dönecek olursan: Artık senin yatacak yerin yok. Söyleyeyim dedim...
Bugün sen biraz daha hiçsin.
Bugün ev daha güzel.
Bugün yatarken kitap okumak için kalkıp kitaplığa gitmeme gerek yok.
Bugün yine okuyorum, bugün yine yazıyorum.
Bugün yine arkadaşlarıma vakit ayıracağım.
Bugün yine istatistik dersinden kaldım.
Bugün yine mutluyum, bugün yine huzurlu:
Ve her "Yine"min tek nedeni var; senin gibi değişmediğim için...

Siz siz olun yatağınızı balkondan atmayın. Uzun süre kullanınca unutup, tekrar alırken hatırlıyorsunuz: Yatak pahalı bir şey.