30 Eylül 2016 Cuma

Anlat

Günaydın. Hava soğuk biraz dikkat et. Sana sarılan birileri de yoktur şimdi. Olmasın da zaten. Kim sarıldıysa omuzlarından tuttuğu gibi devirmeye çalışmadı mı seni? Sen yine de ayakta kaldın. O kadar alıştın ki ayakta kalmaya yorulmuyorsun artık pek. Yalnız ayakkabıların eskimiş biraz. Boş ver, dost başa bakar değil mi? Bakıyorum da yüzüne gülümsüyorsun. Ama gülüşünün güzelliği kadar acıların var. Kahveyi şekersiz iç. Acıların daha tatlı gelir belki. Gelmeme ihtimaline karşı yanında çikolata ikram etmeleri ondan.
Yürüyeceksin yine sokaklarda. Koşmayacaksın ama hiç. Dizlerinde hala düşmelerinin izi var dikişsiz.
Bak hala ayakta... Ama yalnız değil, sadece tek başına.
Hiç olmadığı kadar güçlü bugün. Güçlü olduğu kadar da hiç.
Otur biraz, dinlen. Hem söyle artık biliyorum:
Anlatacakların var...

Sahi, anlatsana biraz...

27 Eylül 2016 Salı

Keyifsiz

Bazen keyfimizin yerinde olmadığı anlar olur. Açıkçası benim keyfim neredeyse hep denecek kadar yerinde. Yormuyorum, üzmüyorum kendimi üzünülmeyecek şeylere. Bunun bir kaç nedeni var. En büyük nedeni ise dünyada derdini çözmeye gücü yetmeyen birçok insan varken kendi dertlerimden dolayı üzülmeyi kendime hak görmediğim için.
Ancak ilk paragrafta da belirttiğim gibi bazen keyfimizin yerinde olmadığı anlar olur. Ben keyfim yerindeyken paylaşırım. Enerji paylaşılan ve paylaştıkça güçlenen bir şey. Aynısı negatif enerji için de geçerli. İşte böyle anlarda negatifi paylaşmamak için insanlardan uzaklaşırım nadiren. Ve kesinlikle yazarım. Kağıda dökerken kullandığım, tükenmez kalemin mürekkebinden ziyade içimdeki gereksiz zehirdir. Okuyanlar üzülmesin. Zehir akıtılınca çıkıp gider. Üstüne düşünüp üzülmeye gerek yok. Yazdıkça yerine gelir ruh sağlığım.
Keyfim yokken en sevmediğim durum, ısrarla yanımda olmaya çalışılması. Kendimi toparlamaktan ziyade ateşle yaklaşma tabelasına alev alev yaklaşanlara inat patlamamak için gösterdiğim çaba yoruyor beni. Biri yanımda olup benle üzülürse ertesi gün ben kendimi toparladıktan sonra onları üzdüğüme üzülüyorum.
Buna hiç gerek yok ki. Ben hangi yükle hangi limana gitmem gerektiğini biliyorum. Anlattığımda üzülecek değil gülerek akıl verecek, uykusu kaçmak yerine uykusu geldiğinde iyi geceler diyip uyuyacak dostlara gidiyorum. Kimseye zarar vermemek aksine kendime ve karşımdakine bir şeyler katmak için çabalıyorum.
Kısa vadeli amaçların basitliği ve uzun vadeli amaçların zorluğu arasında bocaladığım nadir anlar olabilir. Üç ayda bir gün müsaade ederseniz kalabalık içinde yalnız hissetmektense bir göz odada tek başıma olmaya çabalıyorum. Kafamı toparlamak için...

En sevdiğim şarkı sözü: “Mutsuzum ama keyfim yerinde.”

24 Eylül 2016 Cumartesi

Bugün 24’ü Ayın

Doğum günündü dün. Geldiğimden beri ilk defa bugün gösterdi yüzünü güneş gül yüzün hatırına.
Turkuaz aradı, sohbet ettik biraz, senden bahsetmedim. “Orada da mı ya!” derdi söylesem çünkü dinleyen herkes bıktı senden ama ben anlatmaktan sıkıldım diyemem.
Burada da geçen sene olduğu gibi her milletten insana anlatıyorum seni. “Nasıl bitti?” sorusunun cevabına şaşkınlar çünkü “Bitmedi”.
Başlamayan şey biter mi?
Belki en büyük hatamdır o gün o tekneye binmemek. Belki de verdiğim en doğru karardır.
Kuzey yıldızlarının altında bir bardak çay içer miydim o akşam yanında olsam?
Bir an olsun kalbimden silebilir miydim seni?
Bir insan aynı beş harfi kaç defa yazıp silebilir hem de kağıt kalem olmadan?
Daha fazla soru sormasam; kalbine olmasa da defterine yazar mısın adımı?
Rotring’in icadından beri “0,5 ucu olan var mı?” sorusunun sorulduğu kadar güzel geçsin yeni yaşın.
Ben yine 0,7 uçlu Faber kullanacağım sensiz.
Başlıkları tükenmez kalemle atacağım.
Tükenmez kalemlerimin tükendiği her anda, oturup sana bir şeyler yazacağım…

Tükenmez denilen her şey yalan. Buna aşk da dahil…

21 Eylül 2016 Çarşamba

Can

Bir başladın mı duramıyorsun can. Gitmelere doyamıyorsun.
Hayat sevdiklerinle toz pembe ya, toz pembeye katlanamıyorsun.
Belli zoru seviyorsun sen. Çayı kahveyi de şekersiz.
Memlekette terliyor, gurbette titriyorsun.
Bir ortayı bulamadın can.
Oturup ders çalışıyorsun biraz. Sonra sıkılıp kitap okuyorsun. Güneş bulunca çıkıp koşuyorsun ama fazla nemde duramıyorsun.
Seviyorsun çok sevmeyi. Çok sevilmek istemiyorsun.
Heveslisin öğrenmeye, aferin. Ama öğrendikçe cahil hissediyorsun. Ne çok şey bilmiyorsun can. Bilmemeyi yeğlemiyorsun.
Var mı vaktin istediğin her şeyi öğrenecek kadar?
Hani hayallerini gerçekleştirecek kadar falan?
Daha kendinden küçükleri gördüğünde gönül rahatlığıyla "Bende böyleydim" diyemiyorsun.
Belki çok aynıydık. Ama biraz da farklı...
Hayata sınava geldik diyor, liseden beri kopya çekmiyorsun.
Yorulunca çok uyuyorsun. Uyanınca uyuduğuna pişman oluyorsun.
Yazıyorsun bazen. Bazen de çok susuyorsun.
Seni aramayanı aramıyorsun, anlarım can. Ama sen arayanı da aramıyorsun. Esiyor kafana seyrek de olsa, bir hal hatır soruyorsun.
"Nasılsınız dostlar?" diyorsun mesela bir yazının sonunda.
Nasılsınız dostlar?

Kalbimde olduğunuz gibi; sevgiyle kalın...

17 Eylül 2016 Cumartesi

Gündüz-Gece

Dostları ve aileyi özlemek gibi gündüz bugün. O kadar uzun. Gece yarısı hala biraz da olsa aydınlık hava.
Sevdiklerim bu aydınlıkta yıldız olup parlayacak kadar ışık saçar. Bilmiyorum yıldızlar mı oturduğum yerden daha uzakta yoksa sevdiklerim mi şimdi. Sarılma anlarına yaklaştıkça uzuyor sanki saatler. Aramıza girecek günler hain ve bir o kadar da güzel, parıldayarak bakan bir çift yeşil göz gibi.
Terk edenlerin terk edişleri koymadı hiç. Sınavsız geçtiğim zor bir ders hissiydi iliklerime kadar hissettiğim. Ve öğrendim, çok karmaşık zannettiğimiz sevgilerin gözümüzü alan ışık kadar sıradan olduğunu.
Dostları anlatmak içinse tek kelime yeterliydi dostun anlamını kavradıktan sonra: Dostlar, dostlar. Kavradıktan sonra bir şeyi tanımını okumak gereksiz. Çünkü önünde sonunda bir insan yazıyor anladığını sözlüklere. Neyin ne olduğunu bilen biri. Uzman. Ve sevdiklerim uzmandır gerçekten sevmekte.
Bu ara ne gidesim var ne kalasım. Yalnızlığımın tadı şekersiz içtiğim kahve kadar güzel geliyor şimdi. Ama biliyorum, hayat dostla içilecek demleme çaylar dururken sırf daha basit yapması diye sallama içilecek kadar uzun değil.
Özledim dolma yemeyi. Sarmayı ise yapması uğraştırıyor yapanı diye dolma kadar sevemedim.
Yaz gününde türeyen dünyanın her yerindeki sineklerin sayısı kadar sevdim seni. Sen biraz ben gibisin, sinekleri sevemedin...
Sonsuza kadar yazardım sevdiklerimi ama gece yarası olmuş bildiğin, özür dilerim yatma vakti: Uykumu yenemedim.

Ve çok seviyorum uykuyu çünkü biliyorum, uyurken seni sevemedim.

16 Eylül 2016 Cuma

Sorumluluk

İyi de ben artık istediğin zaman kızabileceğin biri değilim ki. Bu rahatlığı birine vermeyeli uzun zaman oluyor. Sen bugünkü gibi hep gül. Yok yere hıncını benden çıkarmaya çalıştığın zamanlar seni önemsemem mümkün değil. Dertlerini anlatırsan dinlerim. Ama çözmeye çalışmam. İstesem de karışabileceğim şeyler değil çünkü.
Aslında dertlerin dünyada olup bitenlerin yanında dert bile değil ve benim dünyada olup bitenlerin haricinde bir şeyi dert ettiğim yok.
Sokakta soğuktan, doğduğu şehirde açlıktan ve savaşta yok yere ölenlerin sorumluluğunu taşıyorum omuzlarımda. Bunu bilip de gözlerimin rengini unutan biri için üzülemem! Ela benim gözlerim. En az senin kahven kadar alacalı.
Gözlerimi kapattığımda görüyorum gözlerini. Sen gözlerini kapattığındaysa tek gördüğün şey karanlık. Aydınlıklarda görüşmek umuduyla…

Bir gün kendini mutlu hissetmek için herkesin mutluluğunu şart koşarsın kendine belki. Ve belki o zaman sen de gözlerini kapattığında gözlerimi görürsün.

14 Eylül 2016 Çarşamba

Eksi Yirmi

Mesafeler bizim için içten bir kucaklaşmaya bahanedir demiştim giderken. Kimseyi kalbimden çıkarmadım ben. Uzaklaştığım oldu birilerinden ama unutmadım hiç. Aslında unutmaya da çalışmadım.
İlk defa bu kadar sevdiklerimden uzak ve bir o kadar da kendime yakınım. Fark ettim de hiç de fena biri değilmişim. Kahve içiyorum kendimle. Kitap okuyorum. Film izliyorum arada. Eskiden sadece sinemada izlerdim. Gidemiyorum şimdi. Sonra "Ders çalışman lazım" diyorum kendime. "Evet doğru" deyip ders falan çalışıyorum yine kendim. Laftan sözden de anlıyorum bak.
Yalnız ben sevmeyi çok özledim. Anladım ki kendi dilinle iletişim kurmadığın zaman sevemiyorsun o kadar çok. Seviyorsun biraz ama o kadar değil. Ya da ben yapamıyorum.
Kız çok güzel, (yok bu az geldi) kız çok çok güzel, kibar, iyi ve daha bir sürü şey. Ama olmuyor. Geçen yine kahve içiyoruz. (Kendimle değil bu arkadaşla) "Yürüyelim mi?" dedi. Hayır dedim. Bozuldu. "Kahveden sonra ne yapacağız?" diye sordu. "Evlere dağılırız herhalde" dedim. Daha da bozuldu. Bu arada bu konuşmaları da ingilizce yapıyoruz, aynı samimiyeti vermiyor. "Niye geldin benimle vakit geçirmeyeceksen" dedi. Ama öyle trip falan değil gayet şaşıran birinin mantık arayan sorusu.
Şaşılacak ne var tam kavrayamadım.
Kahve içmek ister misin demişti evet diyince de davet etmişti şurada buluşalım diye. Zaten emrivaki gelmişim bozulmaman için. Şimdi niye bozuluyorsun? Kahve içmek ister misin sorusuna ben hiç hayır demedim ki.
Soru: Niye geldin benimle vakit geçirmeyeceksen?
Cevap: Kahve içmeye.
Doğru soruyu sorduğunda evet demiştim. Yanlış soru "Yürüyelim mi" idi. Hava dışarıda -20 ama biz yürüyeceğiz. Dışarıda romantiklik diz boyu çünkü. Pardon dışarıda kar diz boyu diyecektim.
Yürümüyorum arkadaşım. Kusuruma bakma. Ayrıca ben seni değil kahveyi seviyorum. Soğuğu da hiç sevmiyorum. Sana olan hislerim bu ikisine olan sevgi mesafelerimin tam ortası işte. Ne yani çok güzelsin pardon, çok çok güzelsin diye -20'de yürüyelim mi şimdi? Elde eldivenler, üstümde beş kat giysiyle koca mont, ağzımda boyunluk, boynumda atkı.
Filmin adı: Eskimoların Aşkı.
Yalnız yazının sonunda niye sevemediğimi anladım sanırım. Ben -20 derecede sevemiyorum. Lütfen beni en azından 0 derecenin üstünde bir sıcaklıkta kahve içmeye davet edin. Söz, daha çok seveceğim…

Belki de sorun gözlerindeki sıcaklığı başka gözlerde bulamamamdır…

4 Eylül 2016 Pazar

Şarkılar

Sararıp dökülmüş yaprakların üstüne bastığımda çıkan sesle duyduğum his tam olarak kemik kırılması. Kaburgalarım çatırdıyor sanki. İçindeki kalbimi hissetmiyorum artık. Kararmış olamaz eminim ama kırmızı da değil. Beyaz da olamaz yaşanmışlıklar var: Saydam olmalı…
Unutkanlığım yoktur pek. Ama yaptığım hiç bir iyiliği ve kötülüğü hatırlamıyorum. Kafamın içinde gelişi güzel farklı farklı şarkılar çalıyor. Dinlediğim her şarkıyı hatırlıyorum. Hayır, unutkan olamam.
Soğuğu eskisi kadar hissetmiyorum ama bazı şarkılar da eskisi kadar sıcak gelmiyor. Bazen yolda tanıdık birini görüyorum, selam veriyor karşılık veriyorum ama adı aklıma gelmiyor. Hatta birine benzetmiştim ben bu arkadaşı diyorum, o benzettiğimin adı da aklıma gelmiyor. Yokluyorum hafızamı: Farklı zamanlarda başka kızlar için diğer her kızı aklımdan sildiğim günleri. Hayat ne tuhaf… Şimdi o zamanın vazgeçilmezlerini hatırlayamıyorum. Mesaj atsalar sen kimsin diyecek kadar yitik anılarım. Ama unutkan olamam. Şarkılar susmuyor çünkü sonbaharda. Tüm şarkıları baştan sona biliyorum. Bir şey hatırlıyorum sonra: Benim için bir şarkı kadar değerleri kalmadığını…
Yağmur sonrası gelen toprak kokusunu çekiyorum burnumdan içime pencereyi açıp. Sanki herkes yeni gözde olmuş bir şarkıyı dinliyor. Güzel şarkı ama aşktan ne anladıklarını anlamıyorum. Bir isim geliyor sonra aklıma iyice unutulmuşluktan bir anda sıyrılıp. Hatırlıyorum. Aşk zannettiğim şeyin yıllarca gözümün önüne gelen bir yüz ve o gözümün önündeki yüze gülümseyerek baktığım toplamda on binlerce dakikadan ibaret olduğunu. Anımsıyorum. Kafamın içindeki o saf düşüncelerin kimseye bir yararı olmadığını. Hala ömrüm varsa gelecek on binlerce dakikamı daha faydalı işlere harcamak istiyorum. Unutuyorum bu yüzden tekrar. Ama unutkan olamam: Bütün şarkıları hatırlıyorum...

“Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın.
Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın...”

3 Eylül 2016 Cumartesi

Geleceğe Dönüş

Geceler uykuyu çok gördü bana hep. Sevemedim geceleri. Mutluluğumda mutluluğumu uykuya teslim etmek istemedim diye uyumadım; mutsuzluğumda dar geldi yatak, uyku tutmadı. Barışık değiliz. Akşamlarsa "Sunumu sen yapacaksan bizim gruba gel" diyen sınıf arkadaşı kadar menfaatçi.
Yeteneğin var denmesi iltifat değil, emeğime hakaret benim için. Ne tuhaf şey okumak... Az iş olunca hemen biter deyip de başlamıyorsun da çok olunca da işler yetişmiyor ya. Pratik isteyen işlerin bilimine kırgınım.
Yaparsın sen de denmesin artık. Mecbur olunca her şeyi yapıyor insan. Mecburiyetin esaretine küfrü çok görüyorum. Etmeyelim hiç küfür. Burada en çok da "Onun da dediği gibi" denmesini sevmiyorum. İngilizce kurduğum her cümle yalan geliyor, içime sindiremiyorum. Rica ediyorum sözlerimi kanıt göstermeyin.
Sıfırın altında derecelerde hüzün yanıyor içimin sobasında. Buna rağmen ellerim üşüyor. Karın üstünde köyden okula yürüyen çocuğun elini tutmak istiyorum memlekete gidip. Sıcak havada kahkahalar atan eski sevgilinin yüzü buzlu cam arkasında gibi şimdi. Ne isimler bir anlam ifade ediyor, ne bir hatıra gelebiliyor gözlerimin önüne. Soğukta ağır ağır yürüyen insanların yaşındayım kaldırımlarda. Montun kabarıklığından rahat hareket edemiyorum.
Kasım yakın... Doğum günüm yaklaşıyor, ne çabuk geçti çeyrek asır? Yaz da gelir: Nişan-düğün davetiyeleri. Garipsiyorum, evlenmeyin artık. Ya da bende birini istemeye geleyim. Bu ne biçim kahve, böyle kahve yapan biriyle evlenemem diye kalkıp gideyim. Her şeyden önce, kahve seviyorum. En çok da gözlerinin kahvesini… Ege'de bir köy kahvesinde aç karnına simit peynir yanına demli çay kadar hem de. Biliyorsun: Burada simit de yok sen de. Bugün geleceğe döndüm, yine seni seviyorum...

Geleceğe dönüş tarihi: 21 Ekim 2015

1 Eylül 2016 Perşembe

Çok Aynıyız

Aslında hepimiz aynı hayatı yaşıyoruz… Doğduktan hemen sonra hepimiz ağladık mesela, çok geçmeden 7'den 70'e herkes güldürmek için çeşitli oyunlar yaptı bize; güldük. Yeteneklerimiz de aynıydı: "Aguu-buguu" diye çıkardığımız ses, ilk ortak bestemizdi bizim. Biraz daha büyüyüp oturabildiğimizde; farklı parklarda bile olsa kumdan pasta yaptık birlikte. Şarkıcı, söz yazarı, pastacı ve heykeltıraştık şimdiden. Yaşımız 3-4 iken amatör bir ressam olduk hepimiz.
Sonra okul başladı… Sanat hayatımıza bir süre ara verip okula gittik. Anasınıfı, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite... Hemen hemen hepimiz hala okula gidiyoruz. Okulda ya da mevcut sosyal ortamınızda sizinle aynı hayatı ve aynı gelişme dönemlerini yaşadığını düşünmediğiniz, kendinizden üstün gördüğünüz biri olabilir. Özellikle bu gözünüzde büyüttüğünüz kişi karşı cins ise ondan çekinir, etrafınızdayken heyecanlanırsınız. Tebrik ederim, âşıksınız. Onunla hep konuşmayı isteyecek ancak ya konuşamayacak ya da konuştuğunuzda çuvallayacaksınız. Eğer aklınıza bebekken onunda tıpkı sizin gibi altına ettiği gelmezse ve yüzünüzde kocaman bir gülümseme ile onun karşısına çıkıp merhaba demezseniz, hayatınız boyunca pişman olacaksınız. Ben hiçbir karşı cinsin kendini ezik hisseden birinden hoşlandığını görmedim.
Tek yapmanız gereken şey kendiniz olmanız. Sizi sevecektir. Sevmezse ya da çok farklıyız derse sadece “Çok aynıyız” diyin. Açıklamayı ilk paragraf ile yapabilirsiniz. Hissederek anlatır ve çok aynı olduğunuzu hissettirirseniz sevecektir sizi. Kim bilir belki çok iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz…

Farklı olduğumuz kadar aynıyız. En çok da çok farklıysak çok aynıyız…